Kur’an-ı Kerim’in hükümleri zamanla devam edecek mi veya ortadan kalkacak mı?

   Cenâb-ı Hak, zaman içerisinde toplumların yapısı değiştiğinde dâimâ peygamberler göndererek -îmânî ve îtikâdî hükümler hep aynı kalmakla birlikte- zamanın ihtiyaçlarına göre yeni amelî ve tatbikî kanunlar vaz etmiştir. Rasûlullah –sallallahu aleyhi vesellem- Efendimiz ise âhir zaman peygamberidir. Kendisinden sonra artık bir peygamber gelmeyecektir. Dolayısıyla O’nun getirdiği hükümler, kıyâmete kadar gelecek bütün insanlığın ihtiyaçlarına cevap verebilecek mâhiyettedir.

Tüm hakîkatlere rağmen, günümüzde felsefeyi en üstün ilim gibi görüp Vahiy ve Sünnet kaynaklı ilimleri küçümsemenin, bâzı İlâhiyatçılar(!) arasında da revaç bulduğunu, esefle müşâhede etmekteyiz.

Fânîlerin felsefesini okumamış bir din âlimi, bu zevât nazarında, nâkıs, hattâ câhil olarak görülmektedir.

Felsefeye “ilimlerin yüksek mahkemesi” denilerek aşağılık duygusunu örtbas edercesine bir yüceltme gayreti içine girilmektedir.

Vahyin, aklın tefekkürünü dondurduğu(!) şeklinde, ya kastî ya da câhilâne, fakat tamamen içi boş itham ve iftirâlar ortaya atılmaktadır.

Beşerî makamı ve ilmî sıfatı ne olursa olsun, bu nevî gaflet ve cehâlet erbâbına Hazret-i Mevlânâ asırlar öncesinden şöyle seslenmektedir:

“Eğer burnun koku alamıyorsa, bâri güle kabahat bulma.”

Yani “Kur’ân’ın sonsuz hikmet ve hakîkatlerle dolu tefekkür iklîmine giremiyorsan, bâri ona suç isnâd etmek gafletine düşme, hatâyı kendinde ara!” demektedir.

ZOR OLAN CAHİLLERİ YOLA GETİRMEK

Fakat şu bir hakîkattir ki cehâletinin farkında olanı yola getirmek kolaydır. Zor olansa, kendini âlim zanneden,“ben bilirim” havasındaki câhilleri yola getirmektir. Nitekim Bediüzzaman Hazretlerinin şu tespitleri, âdeta bu hakîkatin bir ifâdesidir:

“Eski zamanda dalâlet, cehâletten geliyordu. Bunun yok edilmesi kolaydır. Bu zamanda (ise) dalâlet, (yani) Kur’ân, İslâm ve îmâna taarruz; fen, felsefe ve ilimden geliyor. Bunun izâlesi müşkildir. Eski zamanda ikinci kısım, binde bir bulunuyordu; bulunanlardan da ancak binde biri, irşâd ile yola gelebilirdi. Çünkü öyle kimseler hem bilmiyorlar, hem de kendilerini bilir zannediyorlar.”( Sözler, sf. 752)

Nitekim Cenâb-ı Hak, ilmin gururuyla zehirlenip -bilgi bakımından değilse de- huy ve ahlâk bakımından cehâlete sürüklenmiş kimselerin hâlini, İsrâiloğulları’nın âlimlerini misal vererek; “ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu”na(el-Cum’a, 5.) benzetmektedir.

Aklı vahyin önüne geçirme şeklindeki Batı kaynaklı akademik şaşkınlığın, bâzı İlâhiyat Fakültelerine sıçrayan bir başka tezâhürü olan “tarihselcilik” fitnesi de, bu hususta en çok dikkat çeken diğer bir meseledir.

YAPILANLAR İTİKADİ KARIŞIKLIĞA YOL AÇIYOR

Bu güruh da, Kur’ân âyetlerinin “âlemşümûl” karakterini inkâr ederek tartışmaya açmaktadırlar. Bâzı âyetlerde bildirilen ilâhî hükümlerin, nâzil olduğu zamana mahsus ve netice itibâriyle mahallî olduğu, yani sadece Arap Kavmi’ne ve Asr-ı Saâdet müslümanlarına münhasır bulunduğu iddiasıyla, dehşetli bir îtikâdî karışıklığa yol açmaktadırlar.

Ayrıca bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın, Sevgili Rasûlü’ne dahî tanımadığı bir salâhiyeti kendilerinde görerek, dînin değişmez hükümlerinde tâdilât yapma cür’etinde bulunmaktadırlar.

Evet, İslâm, asırların değişen şartları karşısında insanlığın ihtiyaçlarına cevap vermek için Kur’ân ve Sünnet muhtevâsı içindeki aklî ve fer’î delillerle ictihadda bulunma salâhiyeti tanımıştır. Fakat bu salâhiyet, müctehid derecesinde âlim kimselere mahsustur. Ayrıca kat’î nassın bulunduğu hususlarda ictihâda yer yoktur. Meselâ mîras hukukunda kat’î bir nas bulunduğu için o hususta ictihad yapılamaz.

Fakat tarihselcilere göre bütün bu hususlar da tartışmalıdır. Onların bu câhilâne cesâreti, vaktiyle Tevrat ve İncil üzerinde yahudi ve hristiyanların yaptıkları tahrifâtı hatırlatmaktadır.

BUNU YAPMAK KİŞİYİ KÜFRE GÖTÜRÜYOR

İslâm’ın emir ve nehiyleri, insan tabiatının hiç değişmeyip hep aynı kalan husûsiyetlerine göre belirlenmiştir. Bu hükümler, Asr-ı Saâdet’ten kıyâmete kadar bütün zamanların ve insanoğlunun ulaşabileceği bütün mekânların îcap ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek mükemmelliktedir.

Bu sebepledir ki Kur’ân’ın hükümleri aslâ eskimez, ehemmiyetini kaybetmez. Beşerî ihtiyaçları en güzel şekilde karşılama hususundaki mükemmeliyetini dâimâ muhafaza eder. Dolayısıyla Kur’ânî hükümlerin bir kısmının“tarihsel” yani belli bir zaman ve mekâna âit olduğunu söylemek, ucu küfre varan bir dalâlet ifâdesidir.

Zira Cenâb-ı Hak, zaman içerisinde toplumların yapısı değiştiğinde dâimâ peygamberler göndererek -îmânî ve îtikâdî hükümler hep aynı kalmakla birlikte- zamanın ihtiyaçlarına göre yeni amelî ve tatbikî kanunlar vaz etmiştir. Rasûlullah –sallallahu aleyhi vesellem- Efendimiz ise âhir zaman peygamberidir. Kendisinden sonra artık bir peygamber gelmeyecektir. Dolayısıyla O’nun getirdiği hükümler, kıyâmete kadar gelecek bütün insanlığın ihtiyaçlarına cevap verebilecek mâhiyettedir.

Bunun aksini düşünmek; insanoğlunu yaratan, dolayısıyla onu kendilerinden çok daha iyi tanıyan ve sonsuz ilmi ile, olmuş ve olacak her şeyi bilen Cenâb-ı Hakk’a acziyet izâfe etmek gibi, dehşetli bir sapıklıktır. İblis’in kendisini halk eden Cenâb-ı Hak’la cidâle girmesi gibi bir ahmaklıktır.

ALLAH’IN HÜKÜMLERİNİ TARTIŞMAYA ÇALIŞANLARLA İLGİLİ AYETLER

Bu bakımdan Cenâb-ı Hakk’ın verdiği akılla yine Cenâb-ı Hakk’ın hükümlerini tartışmaya kalkışmak kadar abes bir durum olamaz. Böyle bir ahmaklığa düşenlere, şu âyet-i kerîmeleri hatırlatmak gerekir:

“De ki: Siz dîninizi Allâh’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (el-Hucurât, 16)

“…Yoksa siz Kitâb’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” (el-Bakara, 85)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de şöyle buyurmuştur:

“Kur’ân-ı Kerîm, öyle bir kelâm-ı ilâhîdir ki o, vukû bulacak her türlü fitneye karşı insanı selâmete erdirir. Onda sizden öncekilerin haberleri, sizden sonrakilerin durumları, insanlar arasında meydana gelecek hâdiselerin hükümleri vardır. O, hak ile bâtılı birbirinden ayırt eder, mâlâyâni (lüzumsuz hükümler) değildir. Kendisini terk eden azgını Cenâb-ı Hak helâk eder. Onun dışında hidâyet arayanı Allah dalâlete düşürür…” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 14/2906; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 1)

SAĞLAM DİNİ ALT YAPILARI OLMADAN FİKİR İDDİA EDİYORLAR

Şüphesiz ki günümüzde dînî sahada ortaya çıkan bütün bu fitneler, meydanın ne büyük bir cehâletle dolduğunun apaçık bir göstergesidir. Bu fitnelerin akıl hocaları, Kur’ân-ı Kerîm üzerinde lâyıkıyla tefekkür etmemiş, açıp da bir tefsîr ve hadis külliyatını anlayarak okumamış, sağlam bir dînî altyapısı olmadan, üstünkörü ve yarım bir okumayla ilmî kariyer elde etmiş, allâme görünüşlü bedbaht kimselerdir. İddiâ ettikleri fikirlerse, bâtıl düşüncelere karşı duydukları nefsânî hayranlığın tâlihsiz ifâdeleridir.

Zira Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîfler üzerinde lâyıkıyla tefekkür edebilselerdi, durumun hiç de zannettikleri gibi olmadığını görürlerdi. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’inde -muhtelif kalıplarla  yerde- biz kullarını ilâhî hikmet ve hakîkatler üzerinde tefekküre dâvet etmektedir. Üstelik, Kur’ân’ın insana açtığı tefekkür ufkuna, vahiyden mahrum bir aklın binlerce yıllık tefekkürünün ulaşmasına da imkân yoktur.

İnsanlığa rehberlik edecek bir İslâm âlimi için tefekkürde derinleşmek, aklî muhâkeme ve mukâyese usullerini, mantık, matematik, ilm-i siyâset, ahlâk, sosyoloji, psikoloji gibi ilimleri bilmek lâzımdır. Yeryüzündek fikrî ve felsefî akımların mâhiyetini öğrenip lüzumu hâlinde bunların meydan okumalarına karşı İslâm’ın cevaplarını verebilecek seviyede kendini yetiştirmek, her İslâm âliminin vazifesidir. Kur’an ve Sünnet’in tefekkürüyle köklenmiş bir îmâna böyle bâtıl fikirleri öğrenip onlarla mücâdele etmekten bir zarar gelmez.

Bilâkis hakîkati idrâk etmiş bir müslüman, İslâm dışındaki dünya görüşlerinin zaaflarını gördükçe İslâm’ın kıymet ve ihtişâmını daha iyi idrâk eder. Bu ise îmânının daha da kuvvetlenmesine vesîle olur. Zira hakîkat, zıtlıkta daha net anlaşılır.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, İslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Erkam Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir