Osmanlı padişahları hukuka bağlı mıydı?

Bir mektubun özeti şöyle: “Tarih öğretmenimiz Osmanlı padişahlarının dediği dedik olduğunu söyledi: Gerçekten de hukukun üstünde miydiler?”

Şimdi de rastlandığı gibi, zaman zaman hukuk dışına çıkan padişahlar da olmuştur, ancak bu çok nadirdir. Genel olarak Osmanlı padişahları hukuka bağlı kaldılar.

Padişahların hukuka bağlılıklarını gösteren örneklerden, Kanuni Sultan Süleyman devrine ait iki örnek üstünde duracağım…

Kâğıthane’deki mesire yerlerine su getirmek isteyen Kanuni, bu işe Nikola isimli mimarı tayin eder ve işi sıkı tutmasını, acele etmesini ister…

Fakat bir sene kadar sonra tekrar mesire yerine gidince hiçbir faaliyet olmadığını görüp çok kızar. Sadrazam Rüstem Paşa’ya (aynı zamanda damadıdır) döner:

“Bu ne menem iştir ki buyruğumuz yerine gelmemiştir. Tiz Nikola’yı bulup huzura getir!”

Sadrazam gayet sakin bir tavırla cevap verir:

“Nikola zindandadır Hünkârım!”

Padişah, “Bu da ne demek oluyor?” gibisinden Sadrazam’ın yüzüne baka kalınca, Sadrazam olayı açıklar:

“Buralarda izinsiz kazı yaptığını haber virduklerinden yakalatup zindana atturdum.”

Padişah’ın şaşkınlığına bu kez kızgınlık eklenir:

“Bu ne cüret! Buyruğumuz nasıl çiğnenir?”

Sadrazam sakindi:

“Hâşâ, velâkin Devlet-i Âliye’nin sadrazamı biziz, icra bizden sorulur. Padişahlarun bu işlere karışması töre değildur! Bunu değiştireceksenuz buyurun mühri alın.” (Osmanlı Devleti’ni yönetme sorumluluğu bana aittir. Yetkilerime karışacaksanız, sadrazamlıktan istifa ediyorum)

Ve Kanuni, muhtemelen çok kızmakla birlikte, hukuki geleneklere teslim olur, hiç sesini çıkarmaz.

İkinci olay daha enteresan, ama önce biraz ayrıntı vermem gerekiyor…

Osmanlı (ve tabii ki İslâm) hukukunda, vakıf malların kira bedelleri, her sene yeniden ayarlanırdı (ecr-i misil). Teklif edilen kirayı dükkân sahibi kabul etmezse dükkânı boşaltırdı. 

Bahsedeceğim olay da işte bu konuda çıktı…

Ayasofya Vakıfları’na ait dükkânların kira bedelleri vakıf tarafından bir miktar yükseltilmişti. Kiracılar itiraz edip mütevelliler kanalıyla Kanuni Sultan Süleyman’a müracaat ettiler: “Vakfın son derece zengin olduğunu, dükkânların mevcut gelirinin giderlere fazlasıyla yettiğini, kira bedellerinin arttırılmasına gerek bulunmadığını, kendileri de Müslüman ve muhtaç oldukları için, vakfın bir miktar parasının üzerlerine geçmesinde dinen mahzur olamayacağını” öne sürdüler. 

Kanuni, merhameti öfkesine galip bir padişahtı. İnsanların mağdur olmasına da hiç dayanamazdı. Mütevelli heyeti dinledikten sonra, kira bedellerinin bu senelik yükseltilmemesi için ferman verdi. Mütevelli heyet, Padişah fermanını güle-oynaya Şeyhülİslâm Ebüssuud Efendi’ye götürdü. Zira “gereğinin yapılması”kaydıyla fermanı kadılara gönderme görevi ona aitti. Ebussuud Efendi, fermanı okur okumaz itiraz etti:

“Bunu tamim etmezem. Padişah fermanıyla kira tespiti yapılamaz. Zira Padişah’ın emriyle nâ-meşrû’ (yanlış) olan şey meşrû’ (doğru) olmaz; haram olan nesne, ferman ile helâl olmak yokdur. Bu hususlarda emr-i şer‘-i şerif (dinin emri) budur. Şer‘i hükümlere vâkıf iken onları ketmetmek, Kur’an’daki bir âyetin tehdidine maruz kalmaktır.” 

Durum Padişah’a arz edildiğinde koca Kanuni boynunu büktü: “Şeyh’in sözü haktır!” 

Osmanlı Devleti’ni, kendi çağının önderi ve örneği yapan şey, işte bu kılı kırk yaran hukuk anlayışıydı. Hukuka önce padişahların uyma zorunluluğu vardı.

Osman Gazi’nin adalet anlayışı

Osman Gazi, gayrimüslim biriyle bir Müslümanın aralarındaki ihtilafı gayrimüslim lehine çözünce, sormuşlar:

“Keferenin tarafını mı tutarsız?”

“Hayır” diye cevap vermiş, “Adaletin tarafını tutarım. Müslüman idareciler, adaletin tarafını tutmazsa, işte o zaman İslam zarar görür.”

Bu, adalet ve hoşgörü anlayışı, aslında İslâm’ın özünde yer alan anlayışın Osmanlı Devleti’ne yansımasıydı.

Biliyoruz ki, Kur’an adaletle hükmetmeyi emrediyor…

Ve biliyoruz ki, Kur’an’ın “öteki”ne bakışı, zorlamasız, baskısızdır. Bakara Sûresi 256. âyetinde buyrulan “Dinde zorlama yoktur” hükmü ile Yunus Sûresi 99. âyetinde buyrulan, “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” (insanları asla zorlama) emri, Osmanlı uygulamasının kaynağını teşkil ediyor.

Peygamber Efendimiz (sav) de, tüm insanların Allah’a iman etmesini yürekten çok istediği ve bunun için yıllarca dua ettiği halde, kimseyi Müslüman olmaya zorlamamıştır.

Medine sözleşmesinin 25. Maddesinde şöyle deniyor: “Yahudilerin dinleri kendilerine, Mü’minlerin dinleri kendilerinedir.” 

Necran Hıristiyanları ile yapılan sözleşme daha da açık: “Onların mallarına, canlarına, dini hayat ve uygulamalarına, hazır bulunanlarına bulunmayanlarına, ailelerine, mâbetlerine, az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şâmil olmak üzere, Allah’ın himayesi ve Resulüllah Muhammed’in zimmet’i Necranlılar ve onlara bağlı etraftakiler üzerine bir haktır. Hiçbir piskopos kendi dini vazife mahalli dışına, hiçbir papaz kendi papazlık vazifesini gördüğü kilisenin dışına, hiçbir rahip içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir.”

Âlişan Efendimiz’den sonraki uygulamalar da keza aynı çerçevede olmuş, meselâ Hz. Ömer’in Medain Hristiyanlarına verdiği taahhütte, “Hıristiyan dini üzere olanlardan hiç kimse istemeyerek Müslüman yapılmaya zorlanmaz”ilkesi yer almıştır.

Ashabdan Huzeyfe bin El-Yeman’ın Mah Dinar ahalisine verdiği emanda ise, “Dinleri zorla değiştirilmez, kendileriyle şeriatları arasına girilmez” kaydını koymuştu. Bunlar ve benzeri hükümlerle uygulamalar Osmanlı’nın referansıdır.

Fatih Sultan Mehmed bunlara dayanarak Kudüs ruhbanlarının dinî hayatlarını serbestçe sürdürebilmeleri hakkındaki fermanında özetle şöyle demiştir:

“Makamıma gelip yüz sürerek ellerinde mevcut olan Hz. Peygamber ve Hz. Ömer’den bu yana Kudûs-i Şerifteki Hz. İsa’nın doğduğu Beytüllahm Kilisesi, Kamame Kilisesi vb. kutsal mekânlar ile ilgili sahip oldukları hak ve imtiyazları yeniden talep eden Kudüs Rum Patriği Atnasyos ve ruhbanlarına aynı imtiyazları verdim. Bunları kimse rencide etmesin. Kim ki bu hükmün feshini murad ederse Allah’ın ve Resûlünün hışmına uğrasın.”

Bosna ruhbanlarına verdiği fermanda ise, “Kiliselerinizde korkusuzca ibadet ve memleketimizde korkusuzca ikamet edin. Ne vezirlerimden ne de halkımdan kimse bunları incitmesin ve rencide etmesin. Allah’a, Peygambere, Kur’âna ve kuşandığım kılıca yemin olsun ki canları, malları ve kiliseleri bana itaat ettikleri sürece güvencem altındadır.”

Yavuz Bahadıroğlu – Yeni Akit

  1. Hasan Hüseyin Doğan

    Cenab-ı Kadir-i Zül Celal Hz. An karibuzzeman Osmanlı’nın adaletini getire.

  2. Hey gidi hey, şimdi bizim veledler kendi atalarına söver durur da, adaletsiz rönesansın zalim torunlarına aşıktırlar..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir