El Ezher ve Türkiye İlahiyat Sisteminin İslam Dünyasına Etkisi

Sitemizin takipçilerinden bir kardeşimizin kaleme aldığı yazıyı istifadenize sunuyoruz:

El Ezher ve Türk ilahiyatların; İslam toplumlarını nasıl bozduklarını ve bu virüsün artarak yayıldığı, en fazla çeyrek asır sonra geri dönülemez şekilde adı İslam olan ama kendisi başka bir şey olan bir İslam toplumuna dönüşmekte olduğumuzun hikayesini aşağıda özellikle sayılarla anlatmaya çalıştım.

Her şeyin doğrusunu elbette Yüce Allah bilir. Dua ile.

Kuruluşu 10. yüzyıla kadar uzanan El Ezher, tarih boyunca sünni islamın talebe merkezlerinden biri olmuştur. Bugün ise Vehhabi – Şii dahil 72 bidat fırkasının sivrisinek üretim bataklık merkezidir.

19 ve 20. yüzyıllarda Avrupa ülkelerinin kolonileşme yarışına girmesiyle -1882 yılında- Mısır İngiltere tarafından işgal edilmiştir. 1882-1922 yıllarını kapsayan İngiliz işgal yönetimi sırasında İngiltere, kolonisi Mısır’daki eğitim sistemini kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde yapılandırmıştır. Denetimli bir eğitim sistemi ile belli bir elit oluşturmaya çalışan İngilizler, yüksek eğitim imkânını sadece kendilerine sadık elitlere tahsis etmiştir.

 İslami kültür yahut geleneksel eğitim sistemi ise, cami ile başlayan ve medreselerle devam eden el-Ezher sistemi ile kurumsallaşan bir metottur. Kur’an-ı Kerim’i ezberleme ve İslami ilimlerin öğretilmesine dayanan bu sistem, Mısır’ın halen en önemli toplumsal tabakalarını ve entelektüel sınıfını ortaya çıkaran yapıdır. Bu dönemde Rifa et-Tahtavi, Mısır ve Arap milliyetçiliğinin eğitim sisteminde merkezî bir rol almasını savunurken, Cemaleddin Afgani ve öğrencisi Muhammed Abduh, el-Ezher başta olmak üzere reformize edilmiş bir İslami eğitim sistemini savunuyordu. Bu kişiler aslen masondurlar. Muhtemelen İngiliz ajanıdırlar. Peygamberliğe meslek dşyen, mucizeleri inkar eden, İslam alimleri cahillikle suçlayan, İslam hukuk – fıkıh – tasavvuf ve muamelatına düşman olan kişilerdir.

İslam reformizmi akımını da temsil eden Abduh ve Afgani, daha sonra Reşid Rıza ve kısmen Hasan el-Benna önderliğinde Müslüman Kardeşlerle devam eden bir sürecin ilk temsilcileri olmuştur. Hasan el-Benna önderliğinde kurulan Müslüman Kardeşler cemaati, üniversite eğitimi dâhil olmak üzere kentlere göç eden kitlelere ve kırsal kesimdeki ihtiyaç sahibi öğrencilere ulaşmıştır.

2012 yılı itibarıyla el-Ezher eğitim sistemine özerk bir statü verilmiştir.

El Ezher Üniversitesi, 5 ayrı fakültede Arapça ve İslami ilimler eğitimi vermektedir. Bunlar; İslam ve Medeni Hukuk Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi, Din Usulleri Fakültesi, İslami Eğitim ve Arapça Fakültesi ve İslami Davet Fakültesi’dir. Üniversitenin yüksek okullarıyla beraber öğrenci sayısı 1 milyon’u geçmektedir. Ezher sistemi Mısır’da dinî ilimlere yoğunlaşmakla birlikte fen bilimleri ve sosyal bilimlere de önem vermektedir.

Üniversitede dünyanın 103 ülkesinden öğrenci bulunur.

Bir “İslam üniversitesi” olması nedeniyle üniversitenin yöneticisi “rektör” değil “Şeyh” olarak anılır. Yüksek öğrenimin yanı sıra, El-Ezher yaklaşık iki milyon öğrencisi olan ulusal bir okul ağını da yönetmektedir.[wikipedia)

Ezher okulları ilk, orta ve lise seviyelerinde dahi enstitü adı ile adlandırılmaktadır.  Ezher anaokullarındaki kayıtlı öğrenci sayısı ise 60.000 civarındadır.  (2012)

Abduh’un girişimleriyle Ezher’in müfredatında yapılan değişiklikler peyderpey devam etmiştir. 1908 yılında müfredata matematik, fizik, kimya gibi pozitif bilimler dâhil edilirken, 1930 yılında psikoloji, klasik felsefe ve İslam felsefesi dersleri de sisteme eklenmiştir. 1970’li yıllarda eğitimdeki kapsamlı reformlarla birlikte üniversitede tıp, tarım ve mühendislik bölümleri açılmıştır.

Her yıl milyon sayıda öğrenci, Mısır ve İslam dünyasının dört bir tarafına ehli sünnet harici bir eğitimin semereleri ile dönmektedir. Bunlar gittikleri yerlerde din adamı, imam, müezzin, ilahiyatçı, alim (!), reformist sosyolog, hatta doktor, mühendis vs. olarak görev yapmaktadırlar. Yabancı dil eğitimi almış, dış dünyayı tanıyan bu milyonlara her yıl mürekkep yalamış milyon daha eklendiğini düşünün. 20-30 yılda başka bir İslam Dünyası oluşacak demektir. Geneli cahil bırakılmış, laik sisteme sıkışmış veya komünizm bataklığından kurtulup kapitalizm bataklığına düşmüş islam toplumlarındaki tahribatı şimdiden siz düşünün.

Bu ehli sünnet karşıtı bataklığa Türkiye’deki İlahyatların katkısı olmaz olur mu. Önce sayılardan başlayalım:

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, günümüzde ‘din açısından’ sıkıntılı dönemlerin geride bırakıldığını ifade ederek ”Dini yüksek öğretim yapan fakültelerin sayısı 105 olmuştur, dedi. Bu fakültelerin 2018 yılı kayıt kontenjanı 18 bini aşmış durumdadır” dedi.

Geçen gün (2019 içinde) Cübbeli Ahmet Hoca 2 konuya değindi. 1. Türkiye’de son birkaç yılda 2000 civarı Selefi vakfın kurulduğu ve bunların özellikle tasavvuf merkezi olan Menzil’e yakınlığı olan Adıyaman’da olduğu; 2. ise kendisini arayan bir ilahiyatçı dostunun ifadesiyle “İlahiyatları gidin de bir gezin, acaba kadere inanan kaç kişi kaldı.” tespitidir.

Açık Öğretim ilahiyatlarla birlikte her sene on binlerce ehli bidat ilahiyatçılar, camilere, okullara, toplumun içine salıverilmektedir. Hocaya Hacıya pek düşkün olan Türk toplumu, bunlara antikor üretecek yapısını çoktan kaybetmiştir. Bunlara dur diyecek olan bazı cemaat ve alimler de karalanmakta, yaftalanmakta, itibarsızlaştırılmaktadır.

Afrika ülkelerinin bazılarında selefi gruplarının mevlid zamanlarında cami basmaları, şirk(!)e girin insan öldürümeleri haberlerini okumuşuzdur. Türkiye’nin nasıl bir bataklığa saplanmak istendiği bellidir. Adıyamanı merkez almaları bu sonuç için olsa gerek.

Bütün bunlara sahte tarikat, cemaat, şeyhleri de eklersek, fitnenin vehameti ve ileride muhtemel bir iç savaşın tohumlarının şimdiden atılmakta olduğu görülür. Bu sahteler ile toplumda günden günde artan cemaat düşmanlığı bir hesaplaşmaya gitmek üzeredir.

Aslında Vahhabi – mutezile – selefi grupları oluşturan bu ilahiyat teorisyenlerinin hedefi Şiiliği yaymaktır. Sünni muhafazakar Türk toplumu, haşa Ayşe annemize sövmek, Hazreti Ömer vs. sahabeleri kafir (!) ilan etmekte daha hazır olmadıkları için Sünniliğe daha yakın görünen vehhabiliği damarlara zerk etmektedirler. İtikat bir bozuldu mu gerisinin geleceğini iyi biliyorlar. Önce Şia, sonra Hristiyanlık, Deizm vs. dayatılacaktır. Türkiye’de devlet içinde ciddi bir Şii- İran lobisini unutmayalım.

Bu sayılara İmam Hatipleri de eklemek gereklidir. 2018 verilerine göre MEB istatistiklerine göre imam hatip ortaokullarında okuyan öğrenci sayısı 723 bin, imam hatip liselerinde okuyan ise 514 bin 806. Böylece imam hatip okullarında okuyan öğrenci sayısı 1 milyon 237 bine ulaşmış durumda. Bu sayılar 2018 içindir. her sene bu kadar mezunu düşünün bir kere. Tabiki hepsi ehli bidat demiyorum ama bunların ehli sünnet itikadına sahip fıkhı bilen insanlar olarak yetiştirilmediği ortadadır.

İmam Hatiplerin ehli sünnet vel cemaat itikadı ile yetiştirildikleri pek söylenemez. Tevessül, şefaat, sahabenin masumluğu, alimlere uymak, dört hak mezhebin bugün için olmazsa olmaz olduğu, 2. bin yılın müceddidi İmamı Rabbanin sözleri vs. var mıdır eğitimlerinde?

 Tafsir derslerinde kendi akıllarıyla ayet açıklamaları istenen öğrenciler, Din Kültürü derslerinde kadere imanı “insanın 2 kol, 2 ayak vs. ile’de görülen bir takdir-miktar-ölçü ile yaratıldığı şeklinde…” olarak görmekte, alim  imam Azam ile ehli bidat İbni Teymiyye’yi “islamda görüş sahibi” kişiler olarak muadil şekilde işlemektedirler. Bunların yanında Felsefe, Sosyoloji, resmi tarih, Taş Devri saçmalıkları ile Deizme doğru itelenmek istenmektedirler. İslami eğitimin 2 kanadı olan tasavvuf ve Fıkıh’ın 2’sinden de yoksun olarak yetiştirilmektedirler.

İmamı Malik Hazretleri, tasavvufsuz fıkhın ehli bidat yetiştireceğini, fıkıhsız tasavvufun ise zındıklığa yol açacağını söyler iken; bugün hem tasavvuf hem fıkıh olmadan mealci bir islami (!) eğitimin varacağı yer ne olabilir acaba. Cahil din adamı, meal Müslümanlığı, yalnız kuran alimi vs. olmasın sakın!

Gördüğüm kadar özelde Türk toplumu, genelde tüm islam milletlerinin Hakka ulaşmada önünse geçmeleri gereken engeller var. Bir tuzaktan kurtulurken diğerine düşme ihtimallari var:

1- Ateizm, Deizm, Masonluk, Evrim tuzağını aşarlarsa; 2. maddeye geçerler.

2- Münafıklık, Zındıklık, Mezhepsizlik; Yalnız Kuran bataklığını aşarlarsa;

3- Vehhabilik, Şiilik, haşa Ehli Beyt mezhebi, 72 fırka tuzağına saplanabilirler.

4- Bunları aşıp ehli sünnete dairesine girmek isteyenler veya zaten o dairede olanlar veya doğanlar; tasavvuf – tarikat – cemaat adı altında Fetö benzeri yapıların, sahte şeyhlerin, batıl tarikatlerin ağına düşebilirler.

5- Hak tarikati veya bir doğru ilmihali bulanlar ise Fıkıh yoksunluğundan bu kapıdan hızla çıkabilirler.

6- Ehli sünnette karar kılanları ise; büyük günahlar, batı özentisi, fasık veya ehli bidat ile iyi arkadaşlıklar, zina, livata, kötü arkadaş, internet, Tv, feminizm, namazsızlık gibi küfre kadar götüren söylem veya hareketler beklemektedir.

Velhasıl herkes tehlike altındadır. Allahu tealaya çok dua etmek gerekmektedir. Kocakarı imanı bile insanı kurtarır bu zamanda. Belki de yer altı, belki de bir ağaç kovuğunun içinde yaşamak yer üstünde yaşamaktan daha değerlidir.

Görünen o ki; her 10 yılda islami toplumlar itikadi ve ameli açıdan kat kat bozulacaktır. O günleri görmek nasip olmasın. Allahım iman üzerine ölmeyi ve affı mağfiretini nasip eylesin.

Ö. Metin
ihvanlar.net

7 Yorum

  1. Açıköğretim ilahiyat 2.sınıf öğrencisiyim..Daha önce üniversite de 4 yıllık farklı bölüm mezunuyum.Yazıda bahsedilen konularla ilgili ve birazda bilgili olduğum için yorum yazmak istedim;İman ve ibadet ilişkisinde sorun var.Inandım diyenler ibadet yapmada zorlanıyorlar..Ikincisi meal okumak bazı kişilere ağır gelsede ilahiyatçıların ve sosyologların bu konuda araştırmaları yok.Belki de meal okumak iman-ibadet ilişkisini güçlendirecektir.Üçüncüsü modern tefsirler imanı güçlendirici bir rol bile oynayabilir meselâ Onk.Dr.Halûk Nurbakı tefsirleri muhteşem..Çok faydasını görüyorum.Ayrıca Elmalı tefsiri varken din bozulacak diye korkmak yersiz diye düşünüyorum.Sadece sorun gençlerin okullara hapsedilip hayattan,sorumluluklardan kopuk eğitim almaları..İnternet ülke genelinde filtrelenmelidir tesettürsüz bir kadını görmenin kime faydası var? Evlilik yaşının biraz düşürülmesi lazım..Gençleri bozan şey cinsellik dürtüleri bugün şiilerin caferiyye kolu bu kadar popülerse bunun nedeni muta nikahı sayesinde evli ve bekar erkeklerle dul kadınlara cinsel özgürlük ve sınırsız cinsel partner imkanı sağlaması..Allah geleceğı bilmiyor diyebilen bu denli zekâdan ve muhakemeden yoksun bir kisinin tüm ünvanları elinden alınmalıdır..İlahiyatta prof olmak zorlastırılmalı aynı anda hadis, meal,tefsir gibi tüm dini ilimlere vakıf olması istenmelidir ayrıca ilahiyat önlisans öğrencisi olduğum için biliyorum prof olacak kişilere zekâ testi yapılmalı ve belli IQ da olma zorunluluğu getirilmelidir..Mezhepler birleşmese de her yıl bir araya gelip mezhep liderleri ayrılığa düştükleri konuları tartışmalıdırlar..Ayrıca tüm dünyada fetva üst kurulu olmalı abuk sabuk fetva verememeli kimse..Türkiye bu konuda daha mutedil ama yurtdışında 1.5 yaşında bebekle nikahlanan sapıklar var birinin bunlara dur demesı lazım..Konu çok uzun özetlemeye çalışıyorum..Bugün asıl sorun bilgi eksikliği değil, bilgiyi hayatına aktaramaması…Tv de ramazan proğramları tüm yıl devam etmeli..Diziler dini ve sosyal mesaj vermede çok yetersiz ya dizilere kalite getirilmeli ya da o diziler yayınlanmamalı..İmamların tek görevi 5 vakit namaz kıldırmak olmamalı toplumu bilinçlendirmeliler..Daha liste uzayabilir yoruldum Yani konuşacak çok şeyim var daha..Özetle zeki insanlar zekice fikirler üretilir..Din akıllı kimseleri sorumlu tutar..Fazla zeki olmayan kimselerin sapık fikirlerini ciddiye almaya gerek yok, panik yapmaya gerek yok yapılması gereken tek şey şu; Allah bizim ne yapacagımızı önceden bilmiyordu diyen birinin fikrini aklen ve mantıken çökertmek..Umutsuz olmayalım; dua edelim ve çalışalım önce kendimizi düzeltelim…

  2. Bu zamanki Bidatlerin Eski Zamanlardakinden Farkı Nedir? Neden Şimdi Daha Tehlikelidirler
    4 hak kitaptan 3’ü tahrif edilmiştir. Allahu teala’nın o kitaplar için bir “onu ben koruyacağım.” diye bir sözü yoktur. Zaten bozulmamış olsalar da nesh edilmişlerdir.
    İslamdan önceki şeriatlerde hak yolda kalmak zor idi. Onlarda,
    1-kitapların Allahu teala tarafından korunmamış olması ve insanlar tarafından tahrif edilmesi,
    2- Peygamberlerin, bizim peygamberimiz gibi, dinde 2. kaynak olan sünneti olmaması.
    3- Ümmetlerin 71 veya 72 fırkaya bölünmesine rağmen, icma-i ümmetin delil olmaması. Yani önceki ümmetler, konsüllerde falan yanlış üzerinde icma etmeleri. Onlara icma-i ümmetin verilmemesi ile git gide amel ve imanın bozulması.
    4- İmamı azam gibi çok büyük alimlerin olmaması
    5- Peygamberin her emrine itaat edecek, her anını ve sözünü ezberleyip sonraki nesillere aktarıp yazıya geçirecek ve her zaman övülmüş olan sahabe, tabiin ve tebei tabiin gibi nesillerin ve sonra gelenlerle birlikte topyekün böyle bir ümmetin olmaması;
    var idi.
    Biz Muhammed ümmetinde Kuran korunduğu için tahrif edilememiştir. Sünnet de Kuranın bir beyanı olarak korunmuştur. Bu da tahrif edilememiştir. İcma-i ümmet ise doğru yol için bir delil kılınmış, “şaşırırsanız ümmetin yani alimlerin çoğunluğuna uyunuz.” emri ile yazıya geçirilerek tahriften korunmuştur. peygamberlik son bulduğu için Peygamberlik işleri alimlere verilmiş, onlar da on binler sayıda yetşmişler, dünyanın her tarafındaki meseleleri ele almışlar, dinde senet olan Kuranı Kerim, sünnet ve icma-i ümmete uyarak ayrıca burada bulamadıklarını da dinin bir emri olarak milyonla ictihad ederek bu dini ayakta tutmuşlardır. Bu alimlere ise dini ve dindaşlarımız tehlikelerden koruyan ve 1500’e yakın İslam zamanının yüzde 90’ından fazlasında insanlar üzerine galip gelen mücahidleri de unutmayalım.
    İşte müşrikler, münafıklar, zındıklar ve ehli bidat İslamı yıkamayacaklarını anlayınca şu yollara başvurmuşlardır:
    1- İslamın kalesi , mücahidlerin yetiştiği ocak ve Kuranın müdafii olan Devlet-i Osmanlıyı yıkarak Kuran önündeki bir setti yıkmışlardır.
    2- Sonra alimlerin ince meseleler üzerindeki fetva ve ictihadarından yola çıkarak onlara itimadı yıkmaya çalışmışlardır. Bu 4 Hak mezhebin ve selefin aliömlerinin yerine ehli bidat ve felsefecileri monteye kalkışmışlardır.
    3- Mezhepleri birleştirmek, ümmeti bölünmüşlükten kurtarmak (!) bahaneleri ile ehlü sünnet sanki kendisi ayrı bir baş turumuş gibi onu suçlayarak ehli sünnetin icamsını gözden düşürmeye kalkışmışlar, d,nde bir delili daha yok etmek istemişlerdir. Oysa İslam ana gövde iken ayrılan yüzde 1-2’lik azınlıklar ehli bidatin kendileridir. Ayrıca İslam ümmetini Moğollar, Haçlılar, Avrupalı kavimlerle verilen 1. Dünya Savaşı gibi zor zamanlarda yalnız bırakarak (Haşhaşiler, İttihatçılar, vehhabiler gibileri) Selçuklu, Osmanlı gibi büyük imparatorlukları yıkmışlar ve bu fiziki bölünmeden kurtulmaının yolunu da ehli bidat mezhepler ile birleşme olarak göstermişlerdir.
    4- Sonra dinde 2. kaynak olan hadisleri devre dışı bırakmak istemişlerdir. buradan Yalnız Kuran, Mezhepsizlik, Hadisi İnkar etmek ortaya çıkmıştır. Önce hadisin kaynağını sorma, verince de “geç onu, Kuran’a bak.” gibi sözler ile hadislere itimatsızlığı aşılamışlardır. Burada amaç doğrudan Kurana el atarak istedikleri gibi tevil etmektir.
    5. Son olarak Yüce Kuran’a yönelmişlerdir ki, Kuranı tahrif etsinler. Kuranın sözleri icaz olduğu ve bütün veya parça bir benzerinin söylenemeyeceği için ancak Kuranın tevilini bozmak istemektedirler. Allahu tela’nın; Kuranı Kerim’i yanlış anlayanlar, tevilini aklına göre yapanlar için bir koruma vaadi olmadığını bildiklerinden eski kitapların başına gelen tahrif’i bu şekilde yapacaklarına inanmaktadırlar.
    İşte bu konuda çok başarılı olmuşlardır. Kitaba müdahele edememişler ama ayetlerin manalarına müdahale etmişlerdir. Tefsir ve vaaz kitapları ile ümmetin itikadına darbe üstüne darbe vurmaktadırlar.
    Peygambersiz bir dinde, kendileri sahte peygamber gibi olmuşlardır.
    Peki, Kuranın akla göre tevili, yanlış tefsiri ve itikadi bozukluklar yeni bir şey midir?
    Tabii ki değildir. Daha sahabei kiram zamanında şia gibi hadis uydurup sahabeyi tekfir edenler, ayrıca kaderi inkar edenler ortaya çıkmışlardı. imamı Azam zamanında müşebbihe fıkrası ve sair felesefeciler, İmamı Hanbeli zamanında Kuranı Kelamullah’a mahluk diyenler, 9. yy.da Mutezile gibi aklına göre Kuranı tefisr edenler, 10.yy.da Karmatiler gibi her şeyi mübah ilan edenler, 12. yy.da ibni teymiyye ile alimlere dil uzatanlar, 19.yy.da selefilik ile fitne çıkaranlar her zaman olmuştur.
    islam alimleri bunlara susturucu cevaplar vermişlerdir. Ayrıca 4 Halife devleti, Emeviler, Abbasiler, Selçuklu ve Osmanlı Devletleri bu zındık ve ehli bidati tedip etmiş, idamla durdurmuş ve ehli sünneti himaye etmişlerdir.

    Bugünün, eskiden farkı ve ahir zaman fitnesi haline gelmesine sebep olanlar maddeler halinde şudur:
    1- İslam içinde çıkan 72 bidat fırkalarının hepsi bugün aynı anda her İslam coğrafyasında hep birden diriltilmişlerdir. Eskiden bu küfür ve bidatler; bir veya bir kaç alimin, felsefenin veya kendi aklının yanılıp sapıtması neticesinde farklı zaman ve farklı mekanlarda ortaya çıkıyorlardı. Şimdi aynı anda her yerde varlar, okullarda ders diye okutuluyorlar.
    2- Eski bidatlere birer imamı Azam, İmamı Şafii, imamı Maliki, İmamı Hanbeli, imamı Gazali, İmamı Rabbani, imamı eşari, İmamı Maturidi yeter iken; bugün bidatlerin toplamına karşın, bu gibi büyük alimlerin mollası olabilecek dahi alim hemen hemen kalmamıştır. Allah, ilmi değil alimi almıştır.
    3- Eskiden bu itikadi ve ameli sapmalar, ehli bidat aliminin kendi aklıyla bulduğu, delillerle susturulabilecek ve belki de bu bidat ehlinin de iknası ile vazgeçebileceği şeyler idi. Bugün ise bu bidatlerin arkasında doğrudan KAFİRLER vardır. Oryantalizm ile islam tarihi didik didik edilmiş, geçmişte nerede fitne çıktığı tespit edilmiş, bu fitneye hangi kavmin, (Dürziler gibi) hangi toplumun sebep olduğuna bakılarak onlarla irtibata geçilmiş, ayrıca bu itikadi ve ameli bidatlerin neyin (hangi ayetin) yanlış anlaşılmasından meydana geldiği de göz önüne alınarak bu bidatler diriltilmiştir. Yani eski bidatler, islam kavimlerinin kendi iç meseleleri vs. iken şimdi dışarıdan İngiltere vs. müdahaleleridir.
    4- Eski bidatler, mikrobun güçlendirilmesi gibi Batılı oryantalistler tarafından güçlendirilerek İslam toplumlarına zerk edilmişlerdir. Buna rağmen bu bidatlere dur diyecek ne bir medrese sistemi, ne Devlet ve istihbarat teşkilatları, ne tasavvuf bünyesi ne de içe kapalı bir toplum vardır. İslam ümmetleri Batıdan gelene aç oldukları gibi, ümmeti bir bayrak altında toplayacak hilafet veya Ali Devletten yoksun oldukları gibi, küfür ve bidatlere dur diyecek Devlet, okul, tarikatlar ve alimler (!) de bu batıla hizmet eder hale getirilmişlerdir. Yangın teşkilatı yangını arttırma teşkilatı olmuşlardır.
    5- 20.yy.ın başındaki alfabe ve dil sadeleşmeleri tüm İslam ümmetlerini esir etmiştir. Ayrıca önce matbaa sonra bilgisayara geçiş ile eski nadide ve kıymetli eserlerin yeni alfabe veya dijital ortama geçmesi de icab etmiştir. İşte küfür ve bidatlere karşı eski muazzam alimlerin devasa eserleri maalesef TAHRİF ve batıla tevil edilerek tercüme edilmişlerdir. İmamı Gazalinin 4 Hak mezhep öncesini kas ettiği “selefin mezhebi” tabiri “Selefilik mezhebi” şeklinde tercüme edilmiş ve bidate delil edilmek istenöiştir. şerhlerde “Bu hadis sahih değildir…” gibi notlar düşülmüş, hatta kitaplara ekleme ve çıkarmalar yapılmıştır. Peygamber efendimiz aleyhiselamın “(Bid’at ehlinden ilim öğrenmeye çalışmak, kıyamet alametlerindendir.) [Taberani]” sözü ortaya çıkmıştır.
    6- “”Her milletin başına münafıklar geçmedikçe kıyamet kopmaz.” (Mecmau’z-Zevâid) hadisi şerifine binaen, islam ümmetleri kendinden sandıklarının bidati desteklemelerini maalesef anlayamamaktadırlar. Bidati gören hak cemaatler bile onlarla bir mücadele eden var diye sessiz kalmaktadırlar. Ses çıkaranlar ise tuzaklar ve itibarsıkzlaştırmalar ile saf dışı edilmeye çalışılmaktadırlar.
    7- Eski zamanlarda bidat ehli bir alim, o bidatin dışına çıkmıyordu. O bidati ortaya çıkarmış ise belli dayanakları vardı. Akla uymak gibi, Hazreti Ali’ye bağlılık idiası gibi, felsefeye uymak gibi. eğer bu bidatleri daha önce çıkarmışların (Mutezile gibi, Şia gibi, Müşebbihe gibi) yoluna uyarak, onların tedrisinde yetişmiş ise o mezhebin dairesinde kalıyordu. Bunlara ehli sünnet alimlerinin cevap vermesi kolay idi. İmamı Azam gibilerinin eserlerini bulmak yeterdi. Her asıra illa bir müceddid, o asrın yarasına parmak basmış ve bunları susuturaxcak bir eser bırakmış idi. Medreselerde bunları okumak yeter idi. Ve susturulan, münazaralarda mağlup edilen bir bidat ne o coğrafyada ne de dışarıda bir söz hakkı bulamazdı. (Şia, cahillikten beslendiği için sürüp gitmiştir, bu ayrı.) Ve kendilerine (kendileri kabul etsin veya etmesin) cevap verilen bidat alimler, bu yolda yaşamaya devam ederlerse göğüslerini kabarta kabarta (!) “Ben Mutezileyim vs. Ehli sünnet yanlıştır…” diyebiliyorlardı. Çünkü hak bildikleri yolda yürüyorlardı. Bu sözleri çok önemlidir. Bir ehli sünnet teba veya avam bunların ismini veya cinsini duyduğunda kaçması onun kurtulmasna yetiyordu. İşte günümüzde bu kalktı. Yani 72 fırkanın tamamı “Biz de hak yoldayız, yani ehli sünnetiz…” diyorlar. Adam Vehhabi, Mutezile veya müşebbihe ve diyor ki “Biz asıl ehli sünnetiz. Size yanlış anlatmışlar…” buna Hüseyin Hatemi’nin “Asıl Ehli sünnet şiadır. “sözü delildir.
    8- Üstelik bu bidat alimler, eskisi gibi sadece Mutezile, Şia veya Vehhabi değiller. Aynı anda hepsi olabiliyorlar. Eskiden bir Vehhabi, sadece kendi tezlerini savunurdu. Örneğin şiadan uzak dururdu. Hazreti Ali’ye bile haşa ters bakardı. Şimdiki bidat ehli, ehli sünnet dışında hepsi ile hemdem olmuşlar. Sadece dostluktan da bahsetmiyorum. Prof.ün bir cümlesi vehhabilik, bir cümlesi şia, bir cümlesi tevhid iken bir cümlesi haşa “Allah geleceği ne bilsin” gibi tamamen küfürdür. Bunlara cevap vermek de zorlaşmıştır artık. Sayı olarak da artık fazladırlar, keyfiyet olarak onlarca kitabın ve batıl farklı küfür ve mezheplerin görüşlerini cem etmişlerdir. Bir de belki iyi niyetli sayılabilecek müslümanlarımız, bunlardan hiç korkmadan “Ben her kitabı okurum, doğrularını alırım, yanlışlarını atarım.” diyebilmektedirler. Sonra bir bakımışsınız mezhepsiz olup çıkmışlar. Yani bidat alimi diyor ki haşa “Allah geleceği ne bilsin, benim kiminle evleneceğimi Allah da bizimle birlikte görür.”… Ve sen iyi niyetle hareket ettiğini söyleyen Müslüman, bu sözü atıp diğer doğruları aldığını söylüyorsun. Bu söz öyle bir sözdür ki gerisini hep sıfırlar, diyemiyor, bir de benim gibi seni uyaranları yanlış yolda olmakla suçluyorsun. Allahu teala ıslah etsin, diyorum sadece. İmanı avuçta tutmak bu kadar zor oldu, görüyorum.
    9- Bütün bunların tehlikesi kadar şu tehlike de görnmektedir. iran’a çalışan Şia alimi, belli ki bir yerlerin istihbaratına hizömet ediyor, şii olduğunu gizliyor. Her yerde “Ben de ehli sünnetim, gerçek ehli sünnet budur.” diye Vehhabiliği anlatıyor. İlginçtir, ehli sünneti değil, Şialığı değil, Vehhabiliği anlatıyor. Mustafa İ.oğlu böyledir. çünkü Türk ve Sünni toplum, haşa HAzreti ebubekiri vs. sahabenin tümüne yakınını kafir (!) ilan edecek seviyede (!) değildirler onlara göre. kuranda ehli beyte dair ayetler çıkarılmıştır (!) gibi bir tahrif iddiasını büyük kadim sünni Türk milleti şimdilik yutmaz. O zaman sünnilğe daha yakon gördükleri Selefilik ve mezhepsizlik zehrini sunuyorlar. uzun yıllar bu boruyu öttürdükten sonra şiilik kanalına geçince “Bu, işte ehli beytin mezhebidir.” sözü ile çark etmelerini izaha kalkışıyorlar. Ve “Asıl ehli sünnet, ehli beytin mezhebi değil midir?” diye işi tatlıya (!) bağlıyorlar. h. Baş da bunlardan biridir. H. Hatemi de. Biz sizin Şii veya vehhabi olmanıza karışmayız. İstediğiniz mezhebi hatta dini seçmekte özgürsünüz. Size bu konuda reddiye de yapmayız. Ama 30 yılda 3 mezhep değiştirmek de ne oluyor. Olmadığın şey olduğunu iddia edip sonra kıvırtıp bir başka mezhebi (Ehi sünneti) bozmaya çalışmak da ne. İşte size olan reddiyelerin tek sebebi budur. Son sözüm şu: Sakın Hristiyanlığa giden yolu Mezhepsizlik – vehhabilik – Şia şeklinde çizmiş olmayasınız. Bunun sonucu Decccal’e çıkmaz da nereye çıkar?1
    (Ö. Metin)

  3. ADMİN: He konuda siyasileri ve politikayı alet eden yorumlar yayınlanmıyor maalesef..

  4. Bir yanlışınızı tespit ettim. Yazıları iyice tetkik etmeden niçin sitenize koyuyorsunuz.

    İmam hatiplerde :
    ‘Sahabenin masumluğu’ eğitimi veriliyor mu diye yanlış cümle yazmışsınız.
    Ehl-i sünnet itikadında; “peygamberlerden gayrı hiç kimse masum değil.”
    Dikkat edin. Ehli sünneti savunalım derken sizde yanlışlara düşmeyin…

    1. Yazı eleştiriye açıktır. Yanlışlarını ifade edebilirsiniz. Masumluktan kasıt “hadis rivayetindeki adalet” sahibi olmaları manasında olsa gerek.

    2. Din konusunda masumluk. Kuranı cem etmek, hadisleri rivayet etmek, kılıç ile cihad etmek, İslama hizmet etmek noktasında masumluk bu. Temizlik, dindarlık anlamında. Günahtan mahfuz olmak, vahye mazhar olmak anlamında değil
      İnsan olarak zaaf ve hataları olabilir.
      Peygamberimizin en iyi asır olarak kendi asrında yaşadığı sahabeye dil uzatmamak konusu İmam Hatipte hani nerede okunmaktadır. gökteki yıldızlar gibi olan sahabeler unutulmuştur.
      Kuranda ne diyor bakın mealen:
      (Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Peygamberidir, Onunla birlikte bulunanların [Eshabın] hepsi, kâfirlere karşı çetin ve birbirlerine karşı merhametlidir. Onları rükuya varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah, inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükafat vaad etmiştir.) [Feth 29]

      (Muhacirlerin [Mekke’den hicret eden eshabın] ve Ensarın [Medine’de muhacir eshaba yardım edenlerin] önce gelenlerinden ve bunların yolunda gidenlerden Allah razıdır ve bunlar da, Allah’tan razıdır.) [Tevbe 100]

      (Müminlerden, oturanlarla malları ve canları ile Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı [Cenneti] vaad etmiştir; ama cihad edenleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır.) [Nisa 95]

      (Allah [Eshabın] hepsine de en güzel olanı [Cenneti] vaad etmiştir.) [Hadid 10]

      (Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun [Eshab-ı kiramın] babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa, Allah’a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk etmez. İşte onların [Eshab-ı kiramın] kalbine Allah, iman yazıp katından bir ruh ile onları destekledi. Onları içlerinden ırmaklar akan Cennetlere sokacak, orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razıdır.) [Mücadele 22]

      ([Resulullahın eshabı olan] sizler, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız.) [Âl-i İmran 110]

      (Resulüm sana Allah yetişir ve seni müminlerle [Eshabınla] destekler.) [Enfal 62]

  5. Müslüman olarak önümüzde ne kadar da çok tehlike var.Bu milletin evlatlarının önüne ne kadar da çok tuzaklar örülmüş.Hz. Mehdi aleyhisselam geldiğinde dini yenileyecek deniyordu.Müslümanların din anlayışı o kadar bozulacak ki demek din yenilenecek.Hristiyanlığın protestanlaşması gibi bu dinin de protestanlaşmasını isteyen zavallılar var maalesef.Ama bilmiyolar ki bozulmuş Müslüman bu ülkeyi felakete götürür.Allah ın hükümlerini beğenmeyenler kendi istek ve arzularına gelince yere göğe sığamıyorlar.Maalesef milletimiz o denli bozuluyor ki bunun bir yerde durup durmayacağından emin değiliz. Bu bozulmanın daha da ileri gitmesinden korkuyoruz.Maalesef nesli ve ehli sünneti bekleyen o kadar çok tuzak var ki saymakla bitmez belki de.
    Evet bir Müslüman için dağ gibi kuytu yerlerde yaşamak şehir gibi yerlerde yaşamaktan daha sevimli olacak galiba.Gidişatımız onu gösteriyor.

Yoruma kapanmış.