HARAMIN DERECELERİ

Haram olan her şey ve her davranış kötü, çirkin ve yasak olmakla beraber kötüden daha kötüye doğru bir sıralanış da bahis mevzuudur (İleride açıklanacağı üzere helalin de iyiden ve temizden, daha iyiye ve daha temize doğru bir derecelenişi vardır.) :
1. Dürüst (adil) müminlerin sakındığı haramlar:
Bunlar Fıkıh ve Fetva kitaplarında haram olduğu kaydedilen şeyler ve davranışlardır. Bunlardan sakınanlara «adl» (cem’i «udûl»), sakınmayanlara «fâsık, günahkâr, âsî» denir. Ve bunlar için kısmen dünyada, kül halinde âhirette verilecek çeşitli cezalar vardır. Ancak bu madde içine giren haramlar da kendi aralarında derecelenir. Meselâ akdin bazı şekil şartlarına riâyet edilmeden alınan mal haramdır; ancak kuvvete dayanılarak gasbedilen malın haramlığı daha şiddetli, faizin haramlığı ise daha eşeddir. Bu şiddetin ölçüsü, haram kılan naslarda kullanılan üslûba, karşılığında verileceği bildirilen cezaya bağlıdır. Hatta aynı dereceye giren haram bile bazı sebeplerle hemcinsi olan diğerlerinden ayrılabilir: Meselâ bir fakir, bir iyi insan, bir yetimden haksızlıkla alınan malın haramlığı; güçlü, zengin, ahlâksız bir kimseden alınana göre daha ağırdır (Fethü-l Kadir, Mısır, 1318).
2. Salih kulların sakındığı şeyler:
Müftüler kaideye ve zahire bakarak ruhsat verdikleri, caiz ve helâldir dedikleri halde haram ihtimali ve şüphesi bulunduğu için iyi (sâlih) kulların sakındığı şeyler vardır:
a) Şüphe kuvvetli, haram ihtimali galip ise onu haram kabul etmek gerekir.
b) Helâl ihtimali galip ise onu helâl saymak gerekir; zayıf bir ihtimal ve şüphe yüzünden çekinmek insanı vesveseye götürür; vurduğu bir avı «belki bunu birisi yakalamış, sahip olmuştur da sonra onun elinden kaçmıştır» diye yemeyen kimsenin hali vesvesedir.
c) Kaçınmak, uzak durmak gerekli olmamakla beraber müstehab ve iyi olan şüpheli durumlar vardır ki Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.): «Sana şüpheli geleni bırak, şüpheli gelmeyeni al!» (Buhari, K. el-Büyü, 3; Tirmizi, K. el-Kıyâmeh, 60.) buyruğu buna işarettir. Ancak burada kaçınmak müstehab olduğuna göre işlemek ve kaçınmamak haram değil, tenzihen mekruh olur. Bu sebepledir ki Rasûlullah (s.a.v.), Adiy b. Hâtim’e «Av köpeği, yakaladığı avdan yemiş ise sen onu yeme; çünkü korkarım köpek onu kendisi için yakalamıştır.» derken, Ebû’Sa’lebe’ye «ondan ye» buyurmuş, muhatabının, -ya köpek o avdan yemişse?» sualine de «yese bile» cevabını vermiştir. (Buhârî, K. ez-Zebâih, 2,9; İbn Mâce, K. es-Sayd, 3; Müslim, K. es-Sayd, 1,5; Ebû-Dâvûd. K. el-Edâhî, 22. 23.)
Çünkü —Gazzâlî’nin deyişi ile— Ebû-Sa’lebe fakir olduğu için bu ölçüdeki titizlik ve çekinmeye tahammül edemiyecektir; halbuki Adiyy’in durumu buna müsaittir (İhya, C. II, s. 96.).
İbn Sirin, kalbine bir şüphe geldiği için dört bin dirhemi ortağına bırakmış, âlimlerin «alabilirsin» demelerine rağmen böyle hareket etmeyi tercih etmiştir.
3. Müttakilerin kaçındığı şeyler ve davranışlar:
Bu derecedekilerin uzak durdukları şeyler içinde şüpheli olan ve hakkında haramdır fetvası bulunanlar vardır; ayrıca takva sahibi kul, ihtiyata riâyet olsun ve nefis haram konusunda gevşekliğe alışmasın diye bazı şeyleri yeyip içmeyi, bazı davranışlarda bulunmayı terketmektedir. Nitekim Hâtemu’l-Enbiyâ (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Mahzurlu olana düşmek korkusuyla mahzursuz olanı da terketmedikçe kul, müttakiler derecesine ulaşamaz.» (Tirmizi, K. el-Kıyâmeh, 19.). Hz. Ömer’in de «Harama düşmemek için helâlin onda dokuzunu bıraktığımız olurdu» dediği rivayet edilmiştir.
4. Sıddıkların haramı:
Nihayet ortada hiçbir şüphe, harama düşme korku ve ihtimali bulunmadığı halde ya elde ediliş yolunda kerahet bulunduğu için, yahut da Allah’a ibâdet ve O’nun rızâsını ede etme mânası taşımadığı için terkedilen şey ve davranışlar vardır ki bu dereceleri terk ancak sıddıyklerin kârıdır. Bu derecede bulunan Allah kulları yalnızca haram ve mekruhlardan değil, nefislerine ait mubah zevk ve isteklerden de sıyrılmışlardır; onların her hareket ve duruşları Allah içindir; yaşamalarının tek mâna ve sebebi de O’na kulluk edebilmektir. Bunlar kendilerine, ibâdet çerçevesine girmeyen şeyleri haram kılmışlardır. Yahya b. Kesir bir ilaç içmiş, eşi de ona, ilacı hazmetmesi için evin içinde biraz gezinmesini tavsiye etmişti; şu cevabı verdi: «Otuz yıldır kendimi kontrol eder, hesaba çekerim; böyle bir gezinmenin (ibâdet sayılabileceğini, Allah’ın rızasını tahsile yarayacağını) bilemiyorum.» Meşhur sofilerden Serî de bir gün, bir dağ başında bir miktar (insanların yiyebildiği) ot yeyip, bir kaynaktan da su içtikten sonra şöyle demişti: «Eğer bir gün helâl ve temiz bir şey yedim içtimse o gün işte bu gündür.» Sahibi görünmeyen bir ses ona şöyle cevap verdi: «Seni bu dağın tepesine kadar getiren gücü hangi rızıktan elde ettiğini biliyor musun?» (Her derecenin zengin örnekleri için bak. İhya, C. II, s. 96-99.)
Yalnız Allah’a kulluk etmek, şirkin açık ve gizli bütün nevilerinden kurtulmuş olmak, tasarruflarında nefsin nasibini ortadan kaldırmak has kulluktur ve bu kulluk, rütbe, devlet ve saadetlerin en büyüğüdür. Bu saadet ülkesine doğru yol alanların gözü sıddıkların derecesinde olmalı, ayağı ise ilk dereceden aşağıya kaymamalıdır.