Oy vermek şirk midir? Meclise girmek şirk midir?

   Siyasi partilere oy vermek, bir millet vekili olarak görev yapmak vs. gibi konular Türkiye Müslümanlar’ı arasında çok tartışılan bir konudur. Sebep ise yönetimde Allah’u Teala’nın dininin geçerli olmaması, dinin devletten ayrı olmasıdır. Tartışmanın temelini de kendilerine delil olarak aldıkları şu ayetlere dayandırırlar.
“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır.” (5/44)
“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zalim olanlardır.” (5/45)

   Bu konuyu ilimsiz ve derinlemesine ele almadan, sosyal ve kültürel teşhis yapmadan, sadece “işte ayetler, oy vermek, parlamentoya girmek şirktir” diyerek geçiştirmek doğru değildir.

   Müslümanlara zulmederek bastırmak suretiyle başa geçen Suud kraliyetinden Türkiye’ye gelen İngiliz güdümlü vehhabiler “oy vermek şirktir” diyerek ortaya atılmaktadırlar. Maksat fitne çıkarmak, Müslümanları bölmek ve zayıflatmaktır.

   Bu vehhabilerin dışında ülkemizde de Tevhid adına faaliyet gösterip, millet vekili olunmasına ve oy verilmesine karşı çıkanlar da vardır. Bunlar iki guruba ayrılıyorlar. Bunlardan birincisi oy vermezler ama verenlere de karışmazlar. İkinci gurup ise vekil olanları ve onlara oy verenleri müşrik ilan ederler.

   “Bu Peygamberimizin yöntemi değildir” diyerek Oy vermeyip, oy verenlere de saygı gösterenlere diyecek sözümüz yoktur. Ancak Müslümanları “müşrik” olarak yaftalayanlara bu konuda birkaç meseleyi hatırlatmayı zaruri görüyoruz…

ŞİRK DÜZENİNİN VEZİRİ YUSUF ALEYHİSSELAM
   Evvela Kur’an-ı Kerime bir göz atalım, bakalım Rabbimiz bize ne gibi misaller verecek:
   Bildiğiniz gibi Yusuf Aleyhisselam’ın Kur’an-ı Kerimde en güzel kıssa olarak anlatıldığı, kuyuyla başlayan, zindan ile devam eden hikâyesi kralın yanına yerleşmekle devam ediyordu. Özetle kral bir rüya görüyor ve daha önce rüyasını tabir ettiren bir hizmetkâr sayesinde Yusuf Aleyhisselam’a rüyayı tabir ettiriyorlardı. Bu sayede kral Yusuf Aleyhisselam’ı sarayına davet etmiş, zindandan çıkartıyordu.

   İşte önemli olan süreç bundan sonra başlıyordu. ŞİMDİ DİKKAT EDİNİZ! Yusuf Aleyhisselam diyor ki:
   “Yûsuf, “Beni ülkenin hazinelerine bakmakla görevlendir. Çünkü ben iyi koruyucu ve bilgili bir kişiyim” dedi.” (Yusuf Suresi 55)

   Bakınız! Yusuf Aleyhisselam kralı, halkı ve yönetimi putperestliğe dayanan bir ülkenin yönetiminde idareci olmak istiyor. Bu Allahu Teala’nın bildirdiği bir gerçektir, ayettir. İnkâr eden kâfir olur.

   Allahu Teala bu ayetten sonrada ne buyuruyor:
   “Böylece Yûsuf’a, dilediği yerde oturmak üzere ülkede imkan ve iktidar verdik. Biz rahmetimizi istediğimize veririz ve iyi davrananların mükâfatını zayi etmeyiz.” (Yusuf Suresi 56)

   Bakınız Allahu Teala, Yusuf Peygamberin şirk yönetiminde iktidar sahibi olmasını bir rahmet olarak nitelendiriyor.

DİKKAT!
   Ey Müslümanlar bakınız, Yusuf Aleyhisselam’ın yönetim kadrosunda olduğu o ülkede putperest bir şirk düzeni hâkimdir. Halkı da putperest müşriktir. Bu nokta çok önemlidir. Çünkü bir Peygamber ile misal verilen bu ayetler ile sabittir ki, bir kişi şirk düzeninde bile yönetimde olsa o kişi müşrik olarak vasıflanamaz. Tam aksine Allahu Teala’nın beyanıyla bir rahmettir.

SORULAR ŞÖYLE:
   Yusuf Aleyhisselam’da mı haşa müşrikti? (Müşrik diyemeyeceğinize göre)
Yusuf Aleyhisselam’ın şirk düzeninde yönetici olması O’nu müşrik yapmıyorsa bu çağda halkı Müslüman olan bir ülkede yönetici olmak kişiyi neden müşrik yapsın?

Can alıcı soru:
   Yusuf Aleyhisselam’ın o düzende yönetimde olması şirk değil ise tekrar yönetime gelmek istediğinde ona oy vermek, desteklemek neden şirk olsun?

   Ve en önemlisi de şudur: Yusuf Aleyhisselam’ın, şirk düzeninde görev aldığı halde “şirk düzenini” benimsediğini iddia edemezsiniz. O, bu düzende Allah’ın hükümlerini ve kanunlarını uygulamaya çalışmış, Allah’ın dinini bu vasıta ile yaymaya çalışmıştır.

BİZİM ŞERİATIMIZ BAŞKA İDDİASI
   Bu misale şöyle itiraz edilebilir: “O Yusuf Aleyhisselam’ın şeriatıydı, bizim şeriatımız da ise bu yoktur” denilebilir. Buna şu şekilde cevap verilir:

   Allahu Teala bir meseleyi, son kitabında zikredip “bir rahmettir” buyuruyor ise bunun Ümmeti Muhammed’e vereceği çok dersler vardır. Usul-u Fıkıh’ta geçtiği üzere “geçmiş ümmetlerin şeriatı bizim de için de şeriattır. Ta ki Rabbimiz ve Resulü bizlere reddetmeksizin haber vermiş olsun ve mensuh da olmasın”

   Denilirse ki: Allahu Teala “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.” Ayeti ile bu hususu reddetmiştir.

   O zaman deriz ki: Bu ayetlerin öncesi ve sonrası vardır. Allah’u Tala bu ayetlerde tevratı değiştiren Yahudilerden bahsetmekte ve bu husussların TEVRATTA YAZILI OLDUĞUNU beyan etmektedir. Mealler şöyledir:

   “Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Allah’a) teslim olmuş nebiler onunla yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabb’e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi. Çünkü bunlar Allah’ın kitabını korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat’ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu halde siz de insanlardan korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.”
   “Onda (Tevrat’ta) üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tabidir. Kim de bu hakkını bağışlar, sadakasına sayarsa o, kendisi için keffaret olur. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.” (Maide 44 – 45)

   Görüldüğü üzere geçmiş ümmetin kitabında yazılı bir hükümden bahsediliyor. Böyle olduğu halde bizim şeriatımızda da “kısas” vardır.

   Yukarıda naklettiğimiz gibi geçmiş ümmetlerin şeriatı bizim de şeriatımızdır. Dolayısıyla Yusuf Aleyhisselam’ın yöntemi de bizim için geçerli bir örnektir.

    Ayrıca bu ayetlerde, “şirk düzeninde Allah’ın hükmünün icra edilmesi” değil, Kitab’ın değiştirilmeye çalışılması ve tahrif edilmesi, İlahi kitaptan Allah’ın hükmünün kaldırılması ve tahrif edilen kitabın Allah’ın hükmüymüş gibi sunulması konu olmuştur.

   Bu ayetler, iddia edildiği gibi, “Allah’ın hükmünü icra edemeyen” toplumlar için delil olmaz.

    Çünkü Allah’ın hükümleri, İslam şeriatının tatbik edildiği toplumda, ancak yargı otoritesinin işleyişiyle olmaktadır. Şirk düzeninde devlete ait cezai işlemi uygulamak zaten imkânsızdır.

   (Oğlunuzu öldüren bir katilin, aynı şekilde öldürülmesini (kısas) istediğiniz zaman bu gerçekleşmeyecektir.)

   Eğer bir Şeriat devletinde olsaydık ve yargı, Allah’ın hükmünü göz ardı etseydi işte o zaman bu ayeti kerimeye muhatap olurdu. (Suudi Arabistan ve İran’da göstermelik bir şeriat olduğu gibi)

   (Bazıları bu konuya “Peygamberimize Müşrikler tarafından yönetim teklif edildi kabul etmedi” diyebilir. Evet, yöneticilik teklif edildi ama davasını bırakmak şartıyla. Putçuluğa dokunmaması şartıyla. Bunu Peygamberimizin verdiği cevaptan anlıyoruz. Bir elime güneşi bir elime ayı koysanız bu davadan vazgeçmem” Dolayısıyla bu iddia da yersizdir)

AHKÂM AYETLERİ MEDİNE’DE GELDİ
   Değerli kardeşlerimiz, İslam’ın peyderpey geldiği günlere baktığımızda, önümüze iki safha çıkıyor. Mekke ve Medine devri.

   Mekke devrinde Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e inen ayetlere baktığımız zaman ise hepsinin akaid ile ilgili olan, tağutu ve putçuluğu reddeden, tevhid inancını gönüllere nakşeden ayetler olduğunu görürüz.

   Müslümanlar Medine’ye hicret ettikten ve İslam devleti teşekkül ettikten sonra ise ahkâm ayetlerinin indiğini görmekteyiz.

   Demek ki, Mekke’de gönüller ve zihinler önce put ve putçuluktan temizlendi sonra İslam Devleti meydana gelince Allah’ın hükmü ile hükmetmek farz oldu.

   Şimdi size bir soru soralım: “Ahkam ayetleri şayet Mekke’de gelse idi tatbik edilebilecek miydi?”
   Cevap: Elbette ki tatbik edilemeyecekti. Çünkü İslam’ın devlete yüklediği cezai işlemi ferd tatbik edemez. Mekke’de ise devlet yani yönetim şirk üzerine kuruluydu. Dolayısıyla bu ayetler orada da tatbik edilemeyecekti.

   Yine siyer ilmini bilenlerinize malum olduğu üzere Peygamber Efendimiz ve ashabı Mekke’de belli bir düzen gizliden faaliyette bulunmuşlar daha sonra açıktan açığa İslamı yaymak için faaliyetlere girişmişlerdi. Burada da önemli olan nokta şurasıdır; Peygamberimiz ve ashabı müşrik bir toplulukta, putlarla dolu olan Kabe’nin yanına geliyorlar oradan İslamı haykırıyorlardı. Hatta orada namaz kılıyorlardı. Sonra bir müşrik gelip İslam’a karşı bir açıklama yapıyor, Müslümanları aşağılıyordu. Yani orası adeta bir meclis olmuştu ve herkes kendi düşüncesini paylaşıyor davasını savunuyordu.

   Önemli olan husus, Peygamberimizin ve müşriklerin görüşlerini aynı yerden haykırıyor olmasıdır.

NE ÇIKIYOR?
   Size yukarıda zikrettiğimiz delil ve misallerden şu dersler çıkmaktadır:
1- Müslümanlar, şirk düzeninde Müslümanlar için hayırlı işler yapmak, Müslümanların lehine çalışmak ve hatta Allah’ın kanunlarını geçerli kılmak için devlet işlerinde parti kurarak da olsa faaliyet içerisine girebilirler.
2- Müslümanlar, böyle bir düzende İslam için hayırlı gördükleri partilere destek verebilir, oy kullanabilirler.
3- Böyle bir düzende Müslümanlar, İslam’ın devlete yüklediği sorumlulukları icra edemediklerinden, Allah’ın hakimiyetinin kurulmasını istemeli ve bunun yanında insanları şuurlandırmalıdırlar. Bunun için var güçleri ile çalışmalıdırlar.
4- Böyle bir düzende öncelikle putların ve putçuluğun insanların zihninden ve sonra devlet yönetiminden yıkılması gerekmektedir.

OY VERMEMEK NEYE YARAR!
   Müslümanlar olarak bu konuda aynı görüşte olsak ve Müslümanların lehine çalışacak bir parti olduğu halde destek vermesek, oy vermesek ne olacak?
Din düşmanları her zaman olduğu gibi sandığa gidecek ve partilerini daha güçlü bir şekilde iktidara getirecekler. Seçimin geçerli olabilmesi için bir katılım oranı yoktur. Katılım yüzde otuz da olsa seçim kabul edilir ve o parti başa gelir. İlk yapacağı şey Müslümanların dinine, eğitimine, ahlakına, namazına, ezanına müdahale etmek olacaktır.

   Ne olmuş oldu? Oy vermemek ve İslam’a hizmet edeceğine inandığımız partiyi desteklemememiz sonucunda ortalık din düşmanlarına kaldı.

   Halbuki o partiye destek verilmiş olsaydı iktidara gelemese bile şer işlerde iktidara karşı çıkar ve takoz olurdu. Bizim tepkimizi onlar dile getirirdi.

   Yani sistem değişmedikten sonra, biz partiye destek versek de vermesek de bu seçimler yapılıyor ve partiler seçiliyor ve bizler ister istemez o iktidarın otoritesi altına giriyoruz. Din devlete karışamadığı halde o parti, devleti kullanarak pek ala dine karışabiliyor ve Müslümanlar nice sıkıntılara maruz kalıyor.

   Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz.” (Enfal 60)

   Her devirde, o devrin şartlarına göre din düşmanlarına karşı güçlenmek, hazırlık yapmak Müslümanlar üzerine vazifedir. Bu parti ile olacaksa partiyle de onlara karşı koymak gereklidir. Çünkü çok örneklerini gördüğümüz üzere bu vasıta ile bir çok hizmet yapılabilmektedir.

   Peygamberimiz ve Müslümanlar’ın Mekke devri, bizlere ilham vermelidir…

İÇKİYİ YASAKLAYAN BELEDİYE
   Misal olarak Refah Partisi’nin Sultanbeyli Beylideyesi’ni verebiliriz. Belediye’de içki içilmesini yasaklamıştı. Hükümet tüm yurtta kumarı yasaklamıştı. Yani ellerinden geldiği kadar hayırlı işler yapmışlar, mecliste oldukları müddet içinde bir çok şerli işe de engel olmuşlardı.

   Yani Yusuf Alaeyhisselam gibi şirk düzeninde Allah’ın dinine hizmet etmeye çalışıyorlardı. Mevcut hükümetin de Müslümanlara geniş hizmet alanı sağlaması gibi bazı hayırları mevcuttur…

VEKİLLERİN AND İÇMESİ VE YASAMA
   İslam için çalışmak için parti kurup meclise girenleri şirkle suçlayanların ileri sürdüğü sebeplerden birisi de vekillerin and içmesi ve and metnidir. Vekil olmak isteyen kişinin laikliği ve düzeni koruyacağına and içmesi gerekmektedir.

   Ancak bu andın ne insanlar ne de İslam açısından Allah katında bir bağlayıcılığı yoktur.

   Allah’ın isim ve zatî sıfatlarının dışında hiçbir şeye yemin edilmez. Hanefilere göre, Nebi, Kur’ân, Kâbe gibi Müslümanlarca kutsal olan varlıklar adına da yemin edilmesi caiz değildir (Kâsânî a.g.e., III, 5-10; Merginânî, el-Hidâye,” II, 72; Mevsıli; IV, 51).
   Buna göre Türkçe’de kullanılan “yemin ederim, kasem ederim, and içerim” gibi sözler de yemin sayılır. Ancak “mukaddesâtım adına, şerefim üzerine and içerim” gibi sözlerin yemin olmaması gerekir. Çünkü Allah’ın adı veya sıfatları adına yapılmamıştır…

   Bu andın bir bağlayıcılığı, yükümlülüğü yoktur. Yazılı bir kâğıdın okunmasından ibarettir. Zaten İslam’a hizmet edeceğine inan kişi bunu benimsemiş de değildir. Önüne koyulan metni karşılarındakine aktarır gibi okumaktadır…

   Dolayısıyla bu and metnini okuyan kişinin küfre girmesi “benimsemedikten sonra” söz konusu olmayacaktır.

   Mecliste yasama yapmaları da kişilerin kendilerini “Allah” yerine koymaları manasına gelmez. İslam adına bir şey yapıyorlar ise davalarına sahip olmuşlar demektir, İnsanların hayrına bir karar alıyorlar ise bunda da zaten bir beis yoktur.

   Burada önemli olan nokta benimsememektir. Mesela bir hakim “ben doğru hüküm verdim” derse bakılır. Bundan kastı “gereken hükmü vermiş” olması ise bu, tevhid inancına aykırıdır. Eğer kastı “şu anki kanunlara göre doğru hüküm vermek” ise bunda iman bakımından bir tehlike olmaz.

   Aynı şekilde bir vekil “Allah’ın hükmüne alternatif bir yasa yaptığına” inanırsa şirke düşer. Ancak “Mevcut sistem içerisinde, insanlara hizmet adına bir yasa yaptığına  inanırsa iman yönünden bir zarar görmeyecektir.

DEVLETTEN FAYDALANIYORSUN!
   Batıl iddialar ile Müslümanları şirkle suçlayanlara baktığınız da devletten emekli olmuş, emekli maaşı ile yaşıyor. Çocuklarını devletin okuluna vermiş ve hatta imam olmaları için uğraşmış. Devletin sigortasından istifade ediyor, devlete vergisini veriyor. Bunları sorduğunuz zaman “şirk düzeninden faydalanmak” diyorlar. Bu düzeni ıslah edelim dediğiniz zaman “şirkle” suçluyorlar. Bu bir çelişki değil midir?

SONUÇ
   Bütün bunlardan anlıyoruz ki, mevcut düzende İslam’a hizmet etmek için parti kurulabilir ve meclise girilebilir, Müslümanların lehine çalışacağına inandığımız veya İslam’a en az zararı olacak partilere destek ve oy verilebilir (hatta vermek zaruridir) ki medyan İslam düşmanlarına kalmasın…

   Eğer bir kişi oy vermiyorsa bile verenleri şirkle suçlaması batıldır. Bu kişiler Müslümanları şirkle suçladıkları için tövbe etmelidirler.

   Hatta bu kişilerin ne amaçla böyle bir yola girdikleri araştırmalıdır. Çünkü Müslümanları oy vermekten alıkoymak, meydanın küfre kalmasına sebebiyet verecektir.

PARTİYE OY VERDİK BİTTİ Mİ?
   Müslümanların en büyük sorunu “oy verdik, onlar gereğini yaparlar” diyerek gaflete düşmesidir. Halbuki “İslam’a en az zararı olacağına” inanarak oy verilen oluşum, oy verenler tarafından devamlı denetlenmeli ve sorgulanmalı, hayırlı işlerde destek olunduğu gibi zararlı işlerde hesap sorulmalı, tepki verilmelidir.

Bu yolda yürüyen partiler de kimler ile çalıştıklarına, kimleri göreve getirdiğine dikkat etmeli, İslam düşmanlarını “vitrin süslemek” adına göreve getirmemelidir.

Yani bu konuda hem partiler, hem oy verenler şuurlu olursa Allah’ın izniyle İslam için büyük hizmetler verilebilecek, çok yol kat edilebilecektir.

En iyisini Allah’u Teala bilir…

 www.ihvanlar.net