Peygamberimizin Kuran’dan başka mucizesi yok mu?

   Bu gün İlahiyatçı prof. geçinen sapıklar, bazı ayetleri kendilerince yorumlayarak Peygamberimizin mucizelerini inkâr etmekte, Peygamber Efendimizin Kur’an-ı Kerimden başka bir mucizesinin olmadığını iddia etmektedirler. Bunu iddia etmek Peygamber Efendimizin hayatını konu alan siyerin tamamına yakınını yok saymak demektir. Çünkü Peygamber Efendimizin hayatının her anı mucizeler ile süslenmiştir.

  Bu mucizeler bazen kâfirlere, bazen müminlere gösterilmiş. Bazen hilelerden kurtulmasına, bazen hayra yol olmasına vesile olmuştur. Yazımızda bunların hepsine örnek vereceğiz.

   Şunun altını çizelim ki, Ayetler ve mutevatir denilen sahihliği tartışılamaz, inkâr edilemez hadis-i şerifler ile sabit olan bu hususu inkâr etmek insanı iman dairesinden çıkarır.

İNKAR İÇİN ALINAN SÖZDE DELİL
   Bildiğiniz gibi öncelikle sapıkların kendilerine sözde delil olarak aldığı (almaya çalıştığı) ayeti izah ediyoruz. Ayet İsra Suresi 60. ayet. Ayet-i Kerime şöyle:
   “Bizi, (Kureyş’in istediği) mucizeleri göndermekten, ancak, öncekilerin onları yalanlamış olması alıkoydu. (Nitekim) Semûd kavmine o dişi deveyi açık bir mucize olarak verdik de onlar bu yüzden zalim oldular. Oysa biz mucizeleri sırf korkutmak için göndeririz.” (İsra 59)

   Adam kalkıp: “Bak, Allah mucize vermediğini söylüyor” diyor. Hâlbuki Kur’an-ı Kerimi, tefsir ilmini bilen ve İslam tarihine vakıf olan bir insanın bu ayetten böyle bir mana çıkarması çok abestir. Çünkü Allahu Teala bu ayette mucize vermediğini değil, Mekkeli müşriklerin istediği ve her halükarda iman etmeyecekleri “kahır” olarak nitelendirilen mucizelerin verilmediğini beyan etmektedir. Nitekim ayın yarılmasına iman etmemişlerdir. Miraç mucizesine Peygamberimizin onca delil göstermesine rağmen inanmamışlardır. Dolayısıyla bunların ardından “Safa tepesinin altın yapılması”, “arazilerin ekilebilmesi için dağların aradan kaldırılması” gibi kahır mucizelerin istenmesinin sonucunda eğer iman etmez ve yalanlar iseler evvelkilerin başına gelen helak Mekkelilerin de başına gelecektir. Ki Allahu Teala Enfal suresinde belirtildiği gibi Peygamberimiz olduğu sürece onları helak etmeyecektir. Bu ümmete verilen bir eman da toplu olarak helak edilmeyeceğidir. Bütün bunlar Mekke’li müşriklerin istediği kahır mucizelerin gösterilmemesine sebeptir. Bakınız sahabenin müfessirlerinden İbni Abbas (Radıyallahu anh) bu hususu nasıl aktarıyor:
   “Mekkeliler Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den Safa Tepesi’ni kendileri için altına dönüştürmesini ve arazileri ekebilmeleri ve işleyebilmeleri için, aradaki dağları da kaldırmasını istediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bunu Allah’dan talep etti de, Cenâb-ı Hak, “istersen bunu yaparım; ancak onların, yeniden küfre dönmeleri halinde de onları helak ederimi” dedi. Buna mukabil Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de: “Hayır, ben bunu istemiyorum. Bilakis onlara merhamet et; mühlet ver” buyurdu da, bunun üzerine işte bu ayet nazil oldu.”

   Hemen sonra gelen ayeti kerime de bu hususa açıklık getirmektedir:
   “Hani sana, “Muhakkak Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır” demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı da, Kur’an’da lanetlenmiş bulunan o ağacı da sırf insanları sınamak için vesile yaptık. Biz onları korkutuyoruz. Fakat bu, sadece onların büyük azgınlıklarını (daha da) artırdı.” (İsra 60)

   Burada ifade edilen “rüya”dan maksat, Hazreti Peygamberin Mîrac gecesindeki müşahedeleridir. Bu müşahedeler gece vakti meydana geldiği için rüya kelimesiyle anlatılmıştır. Kur’an’da lanetlenmiş bulunan ağaç da, cehennemdeki “zakkum” ağacıdır.

   Peygamberimiz İsra’yı ve cehennem ehlinin yiyeceği olan zakkumu haber verince kafirler dalga geçtiler, inkar ettiler. Yani onlara ne kadar mucize gösterilse de bu onların inkarını arttırdı. Dolayısıyla istedikleri kahır mucizeleri inkar edecekleri ve belaya müstehak olacakları için bu mucizeler kendilerine gösterilmemiştir.

   Dolayısıyla ayeti kerimeden “Peygamber’in Kur’an-ı Kerimden başka bir mucize verilmediği” hükmünün çıkarılması “ilim erbabına” değil “filim erbabına” yakışan cahilane bir yorumdur. Çünkü mucizeler ile ilgili ayetler olduğu gibi mütevatır (inkarı ayeti inkar gibi olan sahih) hadisler de mevcuttur. Şimdi mucize konusuna eğilelim…

   Yazımızın bu kısmı mucizenin kelime manası, anlamı, Kur’an-ı Kerimde geçen mucizeler ve Mutevatır (sahihliği tartışılamayan, inkârı ayeti inkâr gibi olan) hadisi şeriflerden deliller ile şekilleniyor…

   Kudret’in karşıtı olan “acz” kökünden if’al babında “i’caz” masdarından türetilen bir ism-i fail olarak “âciz bırakan, karşı konulamayan, benzeri yapılamayan, hârika” anlamında bir terim. Kur’ân-ı Kerim’de, “mucize” anlamında çok defa, “âyet, âyât, beyyine, delil ve delâil” kelimeleri kullanılmıştır. Âyet; belli olan bir alâmet, bir şeyi ispat eden delil veya işaret demektir. O halde genel olarak mucize ya bir işaret, delil ve ispat manâsına; veya “ilâhî bir haber” yahut “tebliğ edilen kelâm” anlamına gelir. Birinci manâ, mucizenin dinî bir terim olarak yapılan tarifine daha uygundur. İkinci manâ içine, çok defa Kur’ân âyetleri, bazen de bizzat Kur’an-ı Kerim girmektedir. Bu kelimenin, hem ilâhî bir haber olan Allah’ın kelâmı Kur’ân-ı Kerim, hem de, onu tebliğ eden Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in risaletini ispat için kullanılmasında önemli bir hikmet vardır. O da; ilâhî bir kelâm ve hidâyet rehberi olan Kur’an-ı Kerim’in hak ve gerçek olduğuna bizzat kendisinin en kuvvetli bir delil olmasıdır. Nitekim Peygamber Efendimizin her devirde geçerliliğini koruyan en büyük (aklî) mucizesi Kur’ân-ı Kerim’dir. Gerçekte mu’cize; tabiat kanunları ve âdetler üstü, fevkalâde, harika bir olaydır. Hak Teâlâ onunla inkârcıları, bir benzerini getirmekten âciz bırakır; peygamber olarak seçtiği zâtı tasdik eder, peygamberlik iddiasının doğruluğunu ispat etmek için onda âdetler üstü hârika bir şey gösterir. İşte bu, onun peygamberliğini ispat eden bir delil yani bir mucizedir. Bir hârika olan mucizenin iki ana özelliği vardır. Bunlardan biri; “meydan okumak” diğeri, inkârcıları “âciz bırakmak”tır. Ehl-i Sünnet âlimleri, mucizeyi, kerâmet gibi diğer harikalardan ayıran unsur ve şartları dikkate alarak çeşitli ifadelerle tarif etmişlerdir. Bunlardan en uygun ve açık olanı şöyledir; Mucize; Peygamberlik iddiasında bulunan ve inkârcılara meydan okuyan zâtın bu iddiasının doğruluğunu tasdik etmek, inanların imanını kuvvetlendirmek için, Hak Teâlâ’nın, onun vasıtasıyla izhar ettiği ve onları bir benzerini ‘mislini) yapmaktan âciz bırakan, tabiat kanunları ve âdetler üstü harikulâde bir hadisedir (et-Taftazânî, Şerhul-Akâid en-Nesefiyye; Kahire 1939, s. 459-460; Diğer tarif için bk. el-Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, III,177; el-Cezirî, Tavdîhu’l-Akâid, 140).

   Bu tariften anlaşılacağı üzere mucizeyi Peygamberi elinde yaratan ve gösteren, bizzat Allah (Celle Celaluhu) tır. Peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan ve inkarcılara karşı meydan okuyan bir zatın elinde, onu inkâr eden herkesi aciz bırakan böyle bir harika izhar edilmesi, peygamberlik iddiasını ispat ve tasdik manası taşır. Çünkü peygamberin böyle bir harika göstermesi, “kulum, peygamberlik iddiasında sadıktır, kendiside, tebliğ ettiği sözler de, doğru ve gerçektir” demektir. Tarifteki, “peygamberlik iddiasında bulunmak” ve “meydan okumak” (tahaddi) şartlar, mucizeyi, Allah’ın salih kulları olan evliyâ’nın gösterdikleri “kerâmet” adı verilen ve benzeri diğer fevkalâde hadiselerden ayırır. Çünkü Allah dostları olan evliyanın, “peygamberlik iddiası” ve “meydan okuma” vasfı yoktur. Onların gösterdiği kerâmetler, tâbi oldukları ve şerîatı üzere yaşadıkları peygamberlerin bir tür mucizesi sayılır.

   Peygamberler, eğer mucize ile desteklenmemiş olsalardı, sözlerini kabul etmek ve onları tasdik etmek gerekmezdi. Peygamberlik davasında sadık (doğru ve samimî) olan ile, kâzip (yalancı) olan birbirinden ayırt edilemezdi. Mucize gösterilince, iddia sahibinin doğru söylediği ve peygamber olduğu kesin olarak anlaşılmış olur. Çünkü Hak Teâlâ, mucizenin hemen ardından; onu görenlerde, peygamberin sâdık, sözünün doğru olduğuna dair bir bilgi yaratır. Bu bilgi, şu benzer olaydaki gibi şöyle hâsıl olur: Bir zât, bir topluluğa gelerek; “Ben, şu kralın size gönderdiği elçiyim” dese, sonra orada bulunan krala dönerek, “Eğer beni kendine elçi tayin etmekte sadık isen, âdetine muhalefet et; üç defa yerinden kalk ve âdetine aykırı bir yere otur” dese, kral da bunu yapsa; toplulukta, o zâtın doğru söylediği, kralın elçisi olduğu hususunda zorunlu ve kesin bir bilgi hasıl olur” (Fazla bilgi için bk. Şerhu’l-Akâidil-Nesefiyye, 460, el-Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, III, 181, 182).

KUR’AN’DA GEÇEN MUCİZELER
   1- İsrâ ve Mirac mucizesi: Kur’ân-ı Kerim, İsrâ sûresinde; “Kulunu (Muhammed’i), ona âyetlerini göstermek üzere, bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şânı ne yücedir…” (el-İsrâ, 17/1) buyurulmuştur. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz, ilâhî emir üzerine Cebrail (a.s)’ın refakatinde bir gecenin belirli bir kısmında, Mekke-i Mükerremedeki Mescid-i Haram’dan, Kudüs’te bulnan Mescid-i Aksa’ya süratle götürülmüş; oradan da, yedi kat gökyüzüne yükseltilerek “sidre-i Müntehâ” ya ve diğer yüce makamlara çıkarılmış; bir çok ilâhî lütuflara (Füyuıâtı Rabbâniyeye) mazhar olduktan sonra, tekrar Mekke-i Mükerreme’ye ulaştırılmıştır, Buharî ve Müslim’in Sahihlerinde mevcut meşhur bir hadise göre; bu mucize, Hicret’ten bir buçuk yıl önce Receb ayının yirmiyedinci gecesi vuku bulmuştur. İsrâ’nın, ruh ve ceset birlikte tahakkuk ettiğinde icmâ vardır. İsrâ hadisesi, yukarda kaydedilen âyetle sâbit olduğundan, inkâr eden kâfir olur. Mirac hadisesinde de, icmâ-ı ümmet varsa da, keyfiyetin de, yani oluş şeklinde ittifak olunmamıştır. Ancak âlimlerin büyük çoğunluğuna göre, Mi’rac ta, ruh ve ceset birlikte ve uyanık olarak tahakkuk etmiştir.

   “Mirac gecesi Cehennemi gösterdiler, çoğunun kadın olduğunu gördüm.” (Tirmizi)
   “İsra gecesi [Miraca çıkınca] Cennetin kapısı üzerinde “Sadakanın on, ödünç vermenin sevabı onsekiz mislidir” yazılmış olduğunu gördüm.” (Beyheki) Bu konuda hadis-i şerifler çoktur…

   NASIL OLDU -RUH İLE Mİ BEDEN İLE Mİ?
   İnkarcılar İsra olayına dil uzatamadıkları için miraca yönelirler. Miraç hususunu inkarda da aciz kalınca “Peygamberimiz rüyada gitti” derler.
   Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki her iki iddiaya göre de bu gece mubarek bir gecedir. Namazın farz kılınması, Amenerrasulü ve şirk koşmayanların cennete gireceği müjdesi bu gece Allah tarafından verilmiştir. İhya edilmesi gereken bir gecedir.
   Bu husus anlaşıldıktan sonra ruh ile mi yoksa beden ile mi gitti meselesi şöyle izah edilmektedir.
Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kafirleri toplayıp bir gecede Mescid-i Aksa’ya gidip geldiğini söyleyince kafirler ayaklandı ve bunun olamayacağını hararetli bir şekilde tartışmaya başladılar.
Peygamberimiz eğer rüyada gitmiş olsaydı “bu bir rüyadır” derler ve kimsenin de ilgisini çekmezdi zaten. Ama öyle bir kargaşa oldu ki Peygamberimizden delil bile istediler. O da gelecek olan kervanı işaret buyurdu.
   Ayrıca bu olay Hazreti Ebubekir (Radıyallahu anh)ın sıdık lakabını almasına vesile oldu.
Dolayısıyla ehli sünnet alimlerine göre isra ve mirac mucizesi ruh ve beden ile gerçekleşmiştir.

   2- İnşikâk-ı Kâmer, Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi: Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizin bu büyük mucizesi de Kur’an’la sâbittir. Nitekim; Kamer sûresinde (54/1): “(Kıyâmet)saat(i) yaklaştı, ay (ikiye) bölündü (yarıldı)” buyurulmuştur. Bazı sahih hadislerde nakledildiğine göre; müşriklerden bir grup, bir mucize olarak, ayın iki kısma ayrılmasını, Rasul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den istediler. Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) da, Allah’u Teâlâ’ya yönelerek niyazda bulundu. Ay, Allah’ın kudret ve izniyle derhal ikiye ayrıldı; bir kısmı Hıra dağı üzerinde, diğer kısmı ise, aşağıda ve tam karşısında görüldü. Müşrikler, inat ve tekebbürlerine kapılarak bu büyük mucizeyi inkâr ettiler ve “Bu, ancak bir sihirdir” dediler. Şayet bu mucize, diğer Mekkelilerce de görülmemiş olsaydı, ona delâlet eden âyetle tekzip edilmiş olur ve kimse Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e iman etmez, hattâ inananlardan irtidat edenler bile olurdu.

   Aklî Mucizeler: Aklî mucize, akla ve vicdana hitab eden ve her devirde geçerli olan olağanüstü eşsiz bir harikadır. Bu tür mucizeye en canlı örnek, yalnız Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’e verilen ve onun en büyük mucizesi sayılan Kur’ân-ı Kerim’dir. Çünkü o, her zaman ve mekanda onun peygamberliğini simgeleyen en etkili mucizedir. Daha önceki peygamberlere verilen hissî mucizelerin fonksiyonu Kur’anla sona ermiş; onların, hatıralarda anılan tarihî fevkalâde bir olay olmaktan öte, artık bir etkisi kalmamıştır. Böyle bir aklî mucizenin, peygamberimiz Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimize verilip, daha önceki peygamberlerin hiç birine bir benzerinin verilmemesinin hikmeti; onların peygamberliklerinin bir sonraki peygamberin gönderilişine kadar ki belirli zamana ve belirli bir millete mahsus olmasıdır. Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in peygamberliği ise, kıyamet gününe kadar bâki olduğu için, ona; bütün insanların peygamberi olduğuna tanıklık edecek Kur’ân-ı Kerim gibi, her devirde geçerli, aklî ve eşsiz bir mucize verildi. Kur’an’ın pek çok olan icaz yönleri, genel olarak şu iki kısımda toplanarak özetlenebilir:

EN BÜYÜK MUCİZESİ
   1- Bütün insanları hedef alan i’câzı: Kur’an’ın o zamana kadar duyulmayan, adı sanı bilinmeyen gaybî hakikatlerden haber vermesi ve bunların aynen çıkması. Aynı şekilde, geçmiş ümmetlerden ve onların kıssalarından bahsetmiş olması da, Kur’ân’ın icazına örnek sayılır. Ayrıca, bütün devirlerde, her yerde ve her millete uygulanabilen genel ve eşsiz bir hukuk sistemi ortaya koyması da, ilmî bir mucizedir. Çünkü Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmî idi, okuması yazması yoktu. Onun herhangi bir âlim ve mürşidden ders almadığı, hukuk ve kanun okumadığı tarihen sâbittir. O halde, böyle ümmî bir zâtın, Kur’ân-ı Kerim gibi, Arap belâgat ve fesâhatının zirvesinde olan ilahî hikmetlerle dolu eşsiz bir hukuk sistemini, kendi karihâsından meydana getirebilmesi mümkün müdür? İşte Kur’ân-ı Kerim’in bu yöndeki icazını ve onun büyük bir mucize olduğunu aklı selim sahibi herkes rahatlıkla kavrayabilir.

   2- Kur’ân-ı Kerim’in Araplara yönelik bulunan icazına gelince; bu Kur’ân’ın ilâhî lâfzının, “nesir”in alışılmış uslub ve yöntemleriyle tam tamına uyuşmayan; “şiir” in bilinen vezinleriyle de bağdaşmayan kendine mahsus üstün ve parlak nazmıdır. Bunun yanında, Kur’an’ın hayret verici, insanı teshir eden yüce bir belağatı ve eşsiz bir fesahatı vardır. O öyle yüce bir usluba sahiptir ki; ondan, avam olsun, kültürlü olsun veya ihtisas sahibi bir âlim olsun, herkes mutlaka faydalanır ve manevî zevk alır. Eşsiz bir uslup, geniş ve engin bir manâ hazinesi olan Kur’ân-ı Kerim, asırlardır tekrar tekrar meydan okuduğu halde, Arap edebiyatı, belağat ve fesahat üstadları bu güne kadar Kur’ân’ın bir benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Nitekim bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer kulumuz (Muhammed)’e indirdiğimiz (Kur’ân)’dan şüphe ediyorsanız, haydi siz de ona benzer bir sûre getirin. Allah’tan başka bütün şâhitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın; eğer doğru iseniz (bunu yapın) yok eğer yapamadınızsa, ki yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının” (el-Bakara, 2/23-24). Başka bir âyette; “Deki: Andolsun eğer bütün insan(lar) ve cin(ler) şu Kur’an’ın bir benzerini meydana getirmek için (biraraya gelip) toplansalar yine onun bir benzerini yapamazlar” (el-İsrâ, 17/88) diye meydan okumuyor ve “Yoksa Onu uydurdu mu diyorlar? Hayır, onlar inanmıyorlar. Doğru iseler, haydi onun gibi bir söz meydana getirsinler” (et-Tur, 52/33-34) buyuruluyor.

   Fakat bütün bu meydan okumalara rağmen onlar, hiç bir şey yapamadılar ve Kur’ân’a cevap verme cesareti gösteremediler. Bu âyetler ve bütün Kur’an, asırlardır, değişik anlayış ve inançta bulunan belâğat üstadlarına, şair ve edebiyatçılara meydan okumaya devam ettiği halde, onunla kıyaslamaya yarayacak güzellikte herhangi bir çalışma yapılamamıştır. İşte bu, gözlem ve deneye dayalı ilmî delillerle ortaya konmuş bulunan gerçek, Kur’an’ın ilâhî icazını ve en büyük mucize oluşunu ispat eden belgedir.

AYIN YARILMASINA MUTEVATİR HADİSLER

   “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. Onlar bir mucize görürler ise hemen yüz çevirirler ve: Eskiden beri devam ede gelen bir sihirdir, derler.” (Kamer 1-2)

   Ayette dikkati çeken husus Allahu Teala’nın ayın ikiye yarılma olayını bildirdikten sonra mucize görenlerin yüz çevireceğini beyan etmesidir. Yani ayın yarılması olayının bir mucize olduğunu beyan ettikten sonra inkarcıların yüz çevireceğini bildiriyor.

   Ehli sünnet uleması ayın ikiye yarıldığında icma etmişlerdir. Çünkü bu konuda ayeti kerimenin yanında mütevatir derecesine ulaşmış sahih hadis-i şeriflerde bulunmaktadır…

RAVİLERİ İLE BİRLİKTE…
   İşte ayın yarılması mucizesinin ravileri ve rivayeti: Hafız Hüseyin bin Muhammed bize el yazısıyla haber verdi; Kadı Siraç bin Abdullah, El Asili, El Mervezi, El Ferebri, El Buhari, Müsedded, Yahya Şu’be’den, Sufyan A’meşten o da İbrahim’den, O’da Ebi Ma’mer’den o da ibni Mesud’dan (Radıyallahu anh) şöyle dedi:
   “Ay, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanında iki kısma ayrıldı. Bir kısmı dağın (Ebu Kubeys veya Hira) üzerinde idi, bir kısmı da karşısında.
Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dedi: “Şahid olunuz.” (Buhari, Müslim, Müsned-ü Ahmed)

İbni Mes’ud el-Esved şöyle dedi: “Hatta ayı, dağın iki yarığı arasında gördüm.”

   Mesruk Ondan rivayet etti. Kendisi Mekke’de idi. Şöyle ekledi: Kureyş kafirleri: “İbni ebi kabşe (Nebi Aleyhisselam) sizi zehirledi.” Dediler.

   İçlerinden biri şöyle dedi: Muhakkak Muhammed, eğer ayı sihirledi ise, bütün yeryüzüne sihrinin ulaşması imkansızdır. Başka beldelerden gelenlere sorun, bunu görmüşler mi?

Gittiler etraftakilere sordular. Onlarda aynısını gördüklerini beyan ettiler.

   Semerkandi, Dahhak’tan benzerini nakletti: Ebu Cehil dedi ki: Bu sihirdir. Afaklara (civar beldelere) adamlar gönderin, taki baksınlar, bunu görmüşler mi, yoksa görmemişler mi?

Afak ehli ayı yarılmış olarak gördüklerini haber verdiler.
Mekke’li kafirler dediler ki: “Bu devam eden bir sihirdir.”

   İbni Mes’ud ve Akama’da aynısını rivayet etti. Bunlar Abdullah bin Mes’ud’dan rivayet eden dört kişidir. İbni Mes’ud’dan başkaları da bunu rivayet etmiştir. Bunlar Enes, İbni Abbas, ibni ömer, Huzeyfe, Ali, Cübeyr ibni Mut’amdır.

   Al, Huzeyfe el Ezci’in rivayetinde der ki: Ay yarıldı, bizler nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile beraberdik.

DİĞER MUCİZELERDEN MİSALLER

   Peygamberimizin hayatından mucizeleri çıkardığınız zaman siyer diye bir şey kalmıyor zaten. Kâinatın efendisi her an mucize göstermektedir. Yukarda dediğimiz gibi bu mucizeler bazen mü’minlere, bazen kafirlere gösterilmiştir. İşte o mucizelerden bazıları:

PARMAKLARININ ARASINDAN SU FIŞKIRMASI
   Bu konuda hadisi şerifler cidden çoktur. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in parmakları arasından suyun akması hadisini ashaptan bir topluluk rivayet etmiştir. Enes, Cabir ve Mes’ud bunlardandır.

RAVİLER: Ebu İshak iBrahim bin Cafer el Fakih kendi okuyuşuyla bize haber verd; kadı İsa bin Sehl, Ebul kasım hatem bin Muhammed, ebu Ömer bin Fehhar, ebu İsa, Yahya, malik, ishak bin Abdullah bin Ebi Talha Enes bin malik’ten (Radıyalahu anh) şöyle dediğini rivayet etti:
“Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i gördüm, ikindi namazı yakın olmuştu, insanlar abdest için su araştırdılar bulamadılar. (Buhari 4-233, Müslim 1783 Tirmizi 5-596)

   Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e abdest için (az bir miktar) su getirdiler. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) elini suya soktu, insanlara o kaptan abdest almalarını emretti.

   Enes der ki: Suyu gördüm, parmaklarının arasından kaynıyordu, insanlar abdest aldı, taki sonuna kadar herkes abdest aldı.” Aynı şekilde Katade Enes’ten rivayet etmiştir. (Buhari 4-233, Müslim 1783)

AĞAÇLAR ŞAHADET EDERDİ
   Ahmed bin Muhammed bin Ğalbun şeyh Salih bize, ebi Amt et Talmenki’den; Ebi Bekir bin El Muhendis, ebi Kasım el Bağavi, Ahmed bin İmran el Ahnesi, Mücahid’in arkadaşı olan Ebu Hayyan et Teymi’den, o da İbni Ömer’den riayetle bize şöyle haber verip şöyle dedi:
Bir seferde Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile beraberdik, O’na bir bedevi yanaştı, ona dedi ki:

“Ey Bedevi! Nereye gidiyorsun?” Dedi ki: Ailemin yanına.

Buyurdu: “Senin için bir hayır var mı?” Bedevi: “O nedir?” dedi.

Buyurdu: “Tek olduğu halde, ortağı olmadığı halde Allah’tan başka ilah olmadığına şahadet etmen, Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) O’nun kulu ve Resulü olduğuna da şahadet etmendir.”

Bedevi: Senin dediğine kim şahadet edecek?

Buyurdu: “Vadinin kıyısındaki şu büyük ağaç. Onu davet et, sana icabet edecektir.”

   Ağaç yerinden sökülüp geldi ve önünde durdu. Ondan üç kere şahadet etmesini istedi, ağaç Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ‘in dediği gibi söyledi ve eski yerine dönüp gitti.

AĞAÇLAR PERDE OLDU
   Sahihi Müslim’in 2306 Cabir hadisinde şöyledir: Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hacetini gidermek için gitti, örtünecek bir şey bulamadı. Bir de, vadinin kenarında iki tane ağaç olduğunu gördü.

   Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ağacın birine doğru gitti. Dallarından bir dalı tuttu ve ona hitaben: “Allah’ın izniyle üzerime doğru eğil” dedi. Ağacın dalı üzerine eğildi, burundan sahibinin çekerek çömelttiği deve gibi beraberinde (dal) eğildi.

   Cabir der ki: Başka bir dalı da öyle yaptı, taki (yolun) ortasına kadar eğildi. Buyurdu: Allah’ı izniyle üzerimde toplaşın; toplaştılar (üzerini örttüler)

HURMA KÜTÜĞÜ KONUŞTU!
   Bu olay haddizatında meşhur ve yaygındır. Bununla alakalı haberler mütevatirdir. Sahih kitap sahipleri bunu tahriç etmişlerdir. (Buhari 4-237) Ashabtan on küsur kişi rivayet etmiştir. Bunlardan Übey b. Ka’b, Cabir b. Abdullah, Enes b. Malik, Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Abbas, Sehl bin Sa’d, Ebu Said el-Hudri, Büreyde, Ümmü Seleme, Muttalip bin Ebi Vedaa’. Hepsi bu manada hadisi naklettiler.

Tirmizi der ki, Enes’in hadisi sahihtir. (Tirmizi 5-595)

   Cabir b. Abdullah anlatıyor (Buhari 4-237, İbnü Mace 455)
Mescid-i Nebeci hurma kütüğünden yapılmıştı. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hutbe irad ettiği (okuduğu) zaman, bu kütüklerden birinin üzerine çıkardı. Ne zaman kendisi için bir minber yapıldı, (hutbe için binbere çıktı) şu kütükten hamile deve iniltisi gibi ses işittik.

   Enes’in rivayetinde; öyleki mescid sesinden sarsıldı.

   Sehl’in rivayetinde: Gördükleri sebebiyle, insanların ağlaması çoğaldı. Übeyy: “Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem gelip elini üzerine koyunca sakinleşti.”

KAFİRLERİN GÖRDÜĞÜ MUCİZELER
Peygamberimizin Hakem’in Suikasdından Korunması
   Taberânî, îbn-i Münde ve Ebû Nuaym, Kays bin Hubra tarikiyle Hakem’in kızından şöyle nakleder: “Bana atam dedi ki: Kızım ben sana, Müslüman olmazdan önce bizzat kendimizin yaşadığı ve gözlerimizin gördüğü bir olay nakledeyim: Biz Resûlüllah’ı yakalayıp öldürmek üzere anlaşmıştık. O’na yaklaştığımız zaman Öyle büyük bir gürültü duyduk ki, Tihame’de parçalanmıyan hiç bir dağ kalmadığını zannettik ve müthiş korktuk… Bulunduğumuz yerde baygın yere düştük… Bu sırada Resülüllah namazını kılıp bitirmiş ve evine dönmüştür… Sonra biz, bir başka günün gecesinde Resûlüllah’ı öldürmek üzere kendi aramızda sözleşmiştik. Bu seferinde de Safa ve Merve tepelerinin üst üste gelerek aramıza girip, O’nu koruduğunu gördük… Vallahi bu seferinde dahi O’na karşı bir şey yapamadık… Nihayet Allah bizim hakkımızda hidâyet murâd etti ve bize müslüman olmamız için izin verdi. Bizler de müslüman olduk…”

Peygamberimizin Nadr Bin El-Haris’in Suikasdından Korunması
   Vâkıdî ve Ebû Nuaym Urue bin Zübeyr’den naklediyor. O şöyle diyor: “Nadr bin Haris Peygamber Efendimiz’e zaman zaman eziyet eder, taarruzda bulunurdu. Birgün Peygamberimiz öğle vakti yaklaşırken haceti için Seniyyetü’l-Hacûn tarafına gitti. Adetleri veçhile oldukça uzağa gitti. Bunu gören Nadr: “Böyle bir fırsat ebediyen bir daha elime geçmez, pusuya yatıp ansızın onu öldürmeliyim!” diyerek gidip pusuya yattı… Sonra ansızın müthiş bir korkuya kapılarak geri döndü. Dönüş sırasında Ebû Cehl kendisine “Nereden geldiğini?” sordu. Nadir şu karşılığı verdi: “Muhammed’in peşinden gitmiştim. O’nun yalnız olduğunu görerek hesabım görmek istemiştim. Bu maksatla gidip pusuya yattım, fakat simsiyah ve korkunç yılanların dişlerini birbirine çarparak ağızlarını açmış bir vaziyette bana hücum ettiklerini gördüm, müthiş korktum ve süratle evime dönüyordum!” Ebû Cehl de kendisine: “Bu, O’nun sihirlerinden birisidir” karşılığım verdi.”

   İslam Kadınlarından Zinnire’nin Gözlerinin Kör Olması Ve Sonra İyileşmesi
Bunu, Beyhakî Urve’den rivayet ediyor, O şöyle demiştir: Müslüman oldukları için Allah yolunda işkence görenlerden yedi kişiyi, Ebû Bekir satın alıp azâd etmiştir. Bunlardan biri de kadın müslümanlardan Zinnire idi. Bir ara gözleri hastalanıp kapanmıştı, artık görmüyordu. Kendisi Allah yolunda çok işkence görmüştü. Mahzûm Oğulları ona en ağır işkenceleri yapıyor, o ise asla İslam’dan vazgeçmiyordu… Gözlerinin kapanması üzerine müşrikler: “O, Lât ve Uzzâ adındaki ilahlarımıza ihanet ettiği için, onlar tarafından çarpılmıştır” diye söyleniyorlardı. Bu söylentiyi Zinnıre duyduğu zaman çok üzülmüş ve gayrete gelerek: “inandığım ve kendisine sağındığım Allah’a yemin ederim ki, müşriklerin dediği gibi değildir! Lât ve Uzzâ adındaki putlar, hiç bir şeye kadir değillerdir! inandığım bir ve büyük Allah’ım ise, her şeye kadirdir, dilerse benim gözlerimi de iade eder” diye müşriklere karşılık vermiştir. Yüce Allah da gözlerini ona iade etmiştir.”

HİCRET YERİ
   Buharı, Hazreti Aişe’den şu haberi nakletmiştir: Peygamberimiz müslümanlara sizin hicret edeceğiniz yer bana gösterildi. Orası toprağı tuzlu ve hurmalık bir yerdir. Peygamberimizin bu sözünden sonra Medine’ye hicret başladı.

ÇIKIP GİTTİ KİMSE GÖRMEDİ
   Beyhakî îbni Abbas’tan rivayet eder: “Kureyş ileri gelecileri Darün-Nedve denilen yerde toplandı. Peygamberimizin öldürülmesi üzerine ittifaka vardı. Cibril gelip durumu Hz. Peygambere haber verdi. O gece şimdiye kadar yatmakta olduğu yatağında yatmamasını emretti. Peygamber efendimize Mekke’yi terk etmesi hakkında izin verdi.
Bu hususta îbni Sa’d’in de bir haberi var: îbni Abbas, Ali, Aişe, Süraka bin Caşüm ve Aişe binti Kudame’den… Şöyle demişler. “Peygamber efendimiz hicret etmek için evinden çıktığı zaman, kiralık adamlar kapının önünde oturuyorlardı. Yerden bir avuç toprak alıp onların başlarına saçtı ve bu sırada Yasin suresinin baş tarafındaki ayetleri okudu. Sonra devam etti. Birisi kapının önünde bekleşenlere: “Burada niçin bekleşiyorsunuz?” dedi. Onlar da: “Mu ham m e d’in çıkmasını” dediler, O da: “Vallahi Muhammed çoktan çımp yanınızdan geçerek gitti” dedi. Adamlar: “Vallahi biz görmedik” dediler. Bu sırada her biri başlarındaki toprağı silkelemekle meşgul idi. Rasulüllah ise çoktan gitmişti.

KİMSE YAKALAYAMADI
   Buhari Sürakadan şöyle rivayet eder: “Ben Peygamberi ve arkadaşını bulmak üzere peşlerine takıldım. Onlara yaklaştığım zaman atım tökezledi ve ben kendimi yerde buldum. Kalkıp tekrar bindim, bu sırada Rasulüllahın Kur’an okumakta olduğunu duydum. Hiç dönüpte bakmıyordu. Ebu Bekir ise sık sık geri bakıyordu. Derken atım bir kere daha tökezledi ve ben yere yuvarlandım. Baktım atımın ön ayaklan iyice kuma gömülmüş, çıkarmaya çalışıyor fakat çıkaramıyor. Nihayet doğrulabildi. Dizlerinden direklenen duman, sanki ta semalara yükseliyordu. Ben peygambere nida edip eman istedim. Onlar durup beklediler. (Ben atıma atlıyarak onlara yaklaştım ve ondan eman aldım). Çünkü başıma gelenlerden anlamıştım ki, ben asla onlara bir şey yapamıyacağım ve Rasulüllahın davası, pek yakında iyice ortaya çıkacak ve kuvvetlenecektir.”

   Peygamberimizin hicreti esnasında Hazreti Ebubekir (Radıyallahu anh) ile girdiği mağarada bir ağ ve kuş yuvası ile kafirlerden korunması zaten başlı başına bir mucizedir.

KAFİRLER MÜSLÜMAN OLDU
   Vâkıdî der ki: Bana Muhammed bin Ziyad söyledi, ona da Zeyd bin Ebu Attâb söylemiş. Ona Dahhâk bin Osman, ona Abdurrahmân bin Muhammed Ebu Bekir ve daha başkaları anlatmış. Şöyle ki: “Gatafân-dan bazı kimselerin Zîemerr denilen yerde toplandıkları ve Medine’nin yakınlarına baskın düzenlemek üzere bulundukları, Rasulullah efendi¬mize haber verildi. Du’sûr bin Haris adındaki savaşçı bir adamın ela onlara katıldığı bildirildi. Rasulullah da derhal dört yüz elli kadar asker alarak yola çıktı. Bunlardan bazıları da atlı idi. Düşmanın toplandığı yere varınca Gatafânlılar kaçışıp bir dağın zirvesine sığındılar.
   Rasulüllah ve askeri Zîemerr denilen yere geldiklerinde çok yağmur yağdı. Bu sırada haceti için giden Rasulüllah da hayli ıslandı. Bulunduğu yer, ashabına hayli uzaktı. Burada (Zîemerr vadisinin ‘ilerisinde) ıslanan elbisesini çıkarıp kuruması için bir ağacın üzerine serdi. Kendisi de ağacın altına uzandı. Gatafânlı ârâbîler de bu durumu gözetmekte idiler. Cesaretine güvendikleri Du’sûr’a hitaben: “Haydi fırsat bu fırsat! Muhammed ashabından uzakta tek başına kaldı. Onlara çağırsa da duyuramaz. Derhal gidip onu öldürmelisin!” dediler ve onu kışkırttılar. Du’sûr’da kılıcını alarak yürüdü, Peygamberimizin yanma gelip başı ucunda dikildi ve: “Söyle bakalım ey Muhammed! Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” diye haykırdı. Peygamberi¬miz de kendisine: “Allah” diyerek karşılık verdi. Derhal Cibril gelip Du’sûr’un göğs’üne bir darbe indirdi, kılıcı elinden fırlayıp gitti. Onun kılıcını eline alan Peygamberimiz, onun başucuna dikilerek: “Şimdi sen söyle bakalım, benim elimden seni kim kurtaracak?” buyurdu. Du’sûr: “Hiç kimse kurtaramaz ya Muhammed” dedi ve: “Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de onun kulu ve rasulü olduğuna” şehadet getirerek, orada müslüman oldu ve bir daha peygamberin karşısına çıkmayacağına, peygamber aleyhinde kuvvet toplamayacağına da kesin söz verdi. Peygamber efendimiz de, kendisini affedip kılıcım kendi eline teslim eyledi. Giderken dönüp arkasına baktı ve Peygamberimize hitaben: “Vallahi sen benden çok hayırlısın” dedi. Peygamberimiz de kendisine şu karşılığı verdi: “Elbette ben, bir peygamber olarak buna senden daha layık bulunuyorum!”
   Du’sûr kılıcı elinde ve müslüman olmuş vaziyette Gatafânlılann yanma gitti. Arkadaşları kendisine: “Hani, senin dediğin ne oldu, ne yaptın?” dediler. O da: “Vallahi ben, dediğimi yapmakta kararlı idim. Fakat baktım uzun boylu ve beyaz bir adam, göğsüme bir darbe indirdi. Ben kendimi sırtüstü yerde buldum. Bildim ki, o bir melektir ve Muhammed’e yardıma gelmiştir. Ben de bunun üzerine Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet getirerek müslüman oldum. Sizleri de müslümanlığa davet ediyorum” dedi ve bu davetine devam etti. Cenab-ı Hak da bu olay üzerine şu ayetini inzal buyurdu:
“Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani bir topluluk size ei uzatmaya yeltenmişti de Allah onların ellerini sizden çekmişti. Allah’tan korkunuz! Bütün mü’minler Allah’a dayansınlar.” (Maıde suresi, 11)

EBU CEHİL’İN GÖRDÜĞÜ MUCİZE
   Müslim Ebû Hüreyre’den rivayet ediyor: “Bir gün Ebû Cehil büyük bir öfkeleyle: “Demek, Muhammed aranızda yüzgösterip istediği gibi ibâdet mi ediyor?” diye bağırdı.” Kendisine: “Evet” dediler. Bunun üzerine Ebû Cehl: “Lât ve Uzzâ adındaki putlarımıza yemin ederim ki, eğer Muhammed’in bir daha böyle yaptığını görecek olursam, muhak¬kak boynunu çiğneyeceğim! Yahut ta yüzünü yerlere süreceğim!” dedi. Peygamberimiz ise tekrar gelip namaz kılmaya başladı. O’nun boynunu çiğnemek için ilerliyen Ebu Cehl, birden bire geri çekilmeye ve eliyle kendisini korumaya çalışır gibi hareketlere başladı ve oradan derhal uzaklaştı. Kendisine niçin böyle yaptığım sorduklarında: “Muhammed-le benim aramda ateşten bir hendek açıldı. Müthiş korktum. Sonra aramızda birtakım kanatlar da zuhur etti” cevabını verdi. Peygamber efendimiz de bu hususa temasla: “Eğer o bana yaklaşsaydı meleklerin kanadıyla parça parça edilirdi” buyurdular. Cenab-ı Hak da:
“Hayır, gerçekten insan azar. (Rabbi’nin bunca iyiliğine rağmen yine de taşkınlık eder)” mealindeki âyeti ve onu takîb eden diğer âyetleri inzal buyurdu. (Alâk suresi, 6-19)

NASIL OLURDA İNKAR EDERLER
   Kainatın Efendisinin bunca mucizesini nasıl olurda inkar ederler ve Allah’ın başka bir mucize vermediğini iddia ederler. Bu insanlar bilmiyor değiller ancak neden böyle bir cehalet sergiliyorlar inanın anlamış değiliz.

   Yüce Rabbimize çok dua edelim de kalplerimizi batıl yollara kaydırmasın, karartmasın:
“Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.” (Al-i İmran 8)

www.ihvanlar.net