MEVDUDİ VE SAPIK GÖRÜŞLERİ

  Mevdudi, Çeştiyye tarikatının büyüklerinden olan hoca Kutbuddin Mevdudi Çeştinin torunlarındandır. Ecmir’de medfun olan Mu’inuddin-i Çeşti, Kutbuddinin halifelerinden Osman haruninin halifesidir. Kutbuddin Mevdudi 1132’de Çeşt’de vefat etti. Çeşt, Hirat kariyyelerindendir.

    Mevdudi, 1903 senesinde Haydarabad’da doğdu. 1979 Eylül ayında Amerika’da öldü. Pakistan’da defnedildi.

    Gazeteci olarak hayata atıldı. İlk olarak 1927 de (İslamda Cihad) kitabını yazdı. Bu kitabında ihtilal fikirlerini yayıyordu. Arapçaya tercüme edilince, Hasan El-Benna’nın düşüncelerine tesir ederek Mısır’da devlete karşı ayaklanmasına ve öldürülmesine sebep oldu.

   Mevdudinin ilmi kifayetsizliği böyle sayısız müslümanları, maddi ve manevi ölüme sürüklemiştir. Çünkü hiçbir İslam âlemi siyasete karışmamış, ihtilali hatırından bile geçirmemiştir. Milleti ilmi ile, nasihat ile irşad etmişlerdir. İslamiyetin ihtilal ile değil, ilim ile ahlak ile yayılacağını bildirmişlerdir.

   Mevdudi, İslamın bütün ana prensiplerini kendi mantığı ile çözmeye kalkışmış, İslam âlimlerinden hep ayrılmıştır. Kitapları incelenirse kendi mantığını, kendi düşüncelerini, İslamiyet olarak yaymak çabasında olduğu kolayca sezilir. İslamiyeti modern hükümet şekline uydurmak için çeşitli kılıflar uydurmaktadır.

   İngilizlerin ve uşaklarının o dönemde İslam âlimlerini yok etmesi ve fetret devri Mevdudi’ye yaradı. Mevdudi bu bu dönemi kendi lehine kullanmayı başardı. Hind müslümanlarının milli hareketlerine karıştı. İslam müctehidlerinin başarılarını kendisine mal etmek için çok yazılar neşretti. Bu yazılarında, kendisine milli önderlik ve telkin edicilik süsü verdi. Çok kurnaz davranarak partinin başına geçti. Hâlbuki Pakistan’ın kurulması fikrini ortaya koyup bu yolda çalışanlar başkalarıydı. Başlarında Ali Cinnah bulunuyordu. Ali Cinnah, Hind Müslümanlarına istiklal fikrini aşılarken ve onları birleşmeye çağırırken Mevdudi kendi çıkarına isteklerde bulununca fitneyi önlemek için hap edilmesine fetva verildi.

   Fitne bastırılıp 1947’de Pakistan devleti teşekkül edince, 1950 yılında serbest bırakıldı. Ehli Sünnetin temiz müslümanlar yeni devlet içinde İslam davasını güderken, Mevdudi (Kadıyani) denilen bozuk bir din ile fikirleri meşgul etmeye başladığından 1953 de mahkeme olunarak 26 ay daha hapsedildi.

   O hapiste iken Müslümanları koruan anayasa hazırlanmıştı ve 1956’da kabul edildi. Fakat hapisten çıkar çıkmaz ihtilal fikri aşılayan yazıları ortalığı hemen karıştırdı. Anayasanın yasak edilmesine ve örfi idarenin ilanına sebep oldu. 1962’de yeni anayasa yürürlülüğe kondu. Fakat mevdudi yine rahat durmadı. İslam Cemaati teşkilatının kapatılmasına da sebep oldu.  1964 başında tekrar hapsoldu. Fakat genel afdan istifade ederek az zamanda kurtuldu.

   İnsan hakları ve adalet diye bağırarak ihtilal çıkarma sevdasına düştü. Keşmir’de karışıklıklara yol açtı. Hintliler bundan yararlanarak Keşmire saldırdı.

   Mevdudi el altında Suudi Arabistan ile de işbirliği yaptı. Mezhepsizliği her İslam ülkesine yaymak için kurulmuş olan Medine’deki istişare heyetine a’za oldu. Yine yanaşmaya kalkıştığı kimseler tarafından hapsedildi.

   Karaşi Medresesinin müdürü (Pakistan Medreseeleri vifakı)nın reisi Muhammed Yusuf Benuri 1977 senesinde vefat etti. “El-üstadül-Mevdudi”kitabında Mevdudi’nin ehliyetsiz ve mezhepsiz olduğunu uzun uzun anlatmaktadır. Bu kitap Arabi olup, İstanbul’da ofset ile bastırılmıştır. Yedinci sahifeden başlayarak diyor ki:
   “gençliğinde, niyaz Fethpuri isimnide bir mülhidi katip yaptı. Bunun sapık fikirleri ile bozuldu. Bunun yardımı ile çeşitli dergilere yazı vererek geçimini sağladı. Sonra “Cemiyyetül Ulema’il Hin” idaresini ele aldı. Müftü Muhammed Kifayetullah ve Şeyh Ahmed Sa’idi Dehlevinin yardımları ile “Müslim”, 1933’de “Tercüman-ül Kur’an” dergisini çıkardı. Sonra dört arkadaşı ile birlikte “Darül İslam” idaresini kurdular. Bu arkadaşları, Muhammed Mauzur Nu’mani, Ebül Hasen Ali nedvi Lüknevi, Emin Ahsenü İslahi ve Mes’ud Alimül-Nedvi idi.
   Nihayet 1941’de “El-Cemaatül İslamiyye” idaresini tesis etti. Şeyh Münazır Ahsen-ül Geylani, Seyyid Süleyman-ün-Nedvi, Abdülmacid Deryabadi gibi meşhur kimselerin methiyelerine kavuştu fakar sapık fikirlerini yaymaya başlayınca ipler koptu.
   Kitaplarına karşı ilk reddiyeyi yazan şeyh Münazır Ahsen-ül Geylani oldu. Abdülmacid Deryabadi’nin çıkardığı “Sıdk-ul Cedid” dergisinde “Yeni bir harici” başlığı ile ilk reddiyesini yazdı. Sonra Süleyman-ün Nedvi ve Hüseyn Ahmed-ül Medeni, Mevdudiye reddiyeler yazdılar.”

  NEDEN SAPITTI?
   Mevdudi bir din adamı değildir. Bir politika, siyaset adamıdır. Urdu dilinde akıcı bir kalemi vardır. Fakat kitaplarının günahı, faydalarından büyüktür.
   Mevdudinin sapıtmasına sebep, din bilgilerini ehlinden öğrenmedi. Arabi ilimlerde maharet kazanmadı. Hakiki din alimlerinin sohbetlerine kavuşmadı.

   İslamiyeti ehlinden öğrenmeyip, kendi felsefesini işin içine karıştırınca sapıtmak da kaçınılmaz oldu. Bu nedenle sebep olduğu şerler, hayırlarına büyük üstünlükle galiptir.

   Bilhassa Urdu dilinde yazdığı kitaplarında, Ashab-ı Kirama dil uzatmakta, Halife-i Raşid olan hazreti Osman’ı lekelemeye çalışmaktadır. İslamiyetin ıstılahlarını ve ayet-i kerimeleri değiştirmektedir. Salef-i Salihine hakaret etmektedir.

   “Sarra’” sahibi Kusaymi ve “Camiat-ul Medine” müderrislerinden Muhammed Zekeriyya da önce Mevdudi’nin yazılarını beğeniyordu. Sonra sapıklığını, delaletini anlayınca kendisine nasihat mektubu yazdı. Sonra onun bozuk fikirlerini bildiren risale neşretti. Doktor Abdürrezzak Hezarevi pakistani, bunu Urdu dilinden arabiye tercüme ve şerh eyledi. Bunu okuyanlar Mevdudi’nin fikirlerini iyi anlar.

   Fikirlerinin bir kısmı fısktır. Bir kısmı bid’attir. Bir kısmı ilhaddir. Bir kısmı dinde cahil olduğunu gösteriyor. Çeşitli yazıları ise birbirini tekzip etmektedir.

BİRAZ MİSAL VERELİM
      Mevdudi “İslam’da İhya hareketleri” kitabının birinci baskısında, İslam dinine ve Ehli sünnet alimlerine iftiralar yaptı. Pakistandaki doğru imanlı müslümanlar İslamı savunmaya başladılar. Onun iftiralarını vesikalar ile reddettiler. Bu haklı hücumlar karşısında şaşkına dönen Mevdudi, kitabına çeki düzen vermek zorunda kaldı. Yazılarının bir kısmını değiştirerek, bir kısmınıda cahilce tevillere kalkışarak yeniden bastırdı. Yiğitliğine leke sürdürmemek için de “yanlış anlaşılan yerleri tekrar gözden geçirip, kalp kırıcı tenkitleri önlemeye çalıştım” önsözünü de kitabın başına koydu.

   Fakat bu kitabında da ehlisünnet alimlerine Müslümanlar tarafından sunulan “imam, Hüccetül İslam, Kutbul Arifin, şeyhul İslam” gibi saygın kavramlara dil uzattı.

   Bu kavramları Müslümanlara layık görmez iken kendisi sapıklıkları delilleri ile ortaya konulan İbni Teymiyye ve Abduhu överken isimlerinin başına imam, üstad gibi kelimeleri yazmaktan geri kalmadı.

   “İslamda ihya hareketleri” kitabının baş tarafında: “İslam dini, dinsiz felsefeden büyük farkı olan, kendine mahsus bir felsefe ortaya koyar. Kainat ve insan hakkındaki bilgileri dinsizlerin bilgisena tamamen zıddır.” Diyor.

 İslam dininde felsefe bulunduğunu ve İslam âlimlerinin filozof olduğunu anlatıyor. Bu sözleri, Avrupa’lıların İslamiyeti dışarıdan görerek anlamalarına ve anlatmalarına benzemektedir. İslam âlimlerinin bir filozof derecesine düşürülmeleri, İslam âlimlerinin büyüklerini anlamamaktır.

   Din bilgileri ikiye ayrılır. Din bilgileri, fen bilgileri. İslamın fen bilgileri müşahede, tetkik ve tecrübe ile elde edilmektedir. Avrupa ve Amerika’daki dinsizlerin kâinat ve insan üzerindeki fen bilgileri de böyledir. Bunları birbirinden tamamen zıt diyerek ayırmak, islamda fen bilgisi olduğunu inkâr etmek olur. Buda kaş yaparken göz çıkarmaya benzer. Yüce İslam âlimi İmam-ı Gazali hazretlerinin “cahillerin dine yardım etmeye kalkışması, dine fayda değil zarar verir” sözü ne kadar da yerindedir.

  33. sayfasında “Hilafet müessesesinin zayıflamasına sebep olan iki şeyden biri, hazreti Osman’ın, selefleri kadar liderlik ehliyetine malik bulunmamasıydı.”

   Bu sözü ile büyük halifeyi lekelemeye kalkışıyor. Seyyid Kutup da “Adalaetül-ictimaiyyetü fil-İslam” kitabında Hazreti Osman (Radıyallahu anh)a böyle saldırmaktadır.

   Hazret-i Ömer’in tavsiye etiği, sahabelerin sözbirliği ile seçtiği ve hadis-i şeriflerle üstünlüğü bildirilen Zinnureyn Hazretlerine dil uzatmak cahil olmanın veya İslamiyeti perde arkasından gzilice yıkmaya çalışmanın bir alametidir.

   Ashabı kiramın ve özelikle hazreti Osman’ın faziletlerini yazmak ayrı bir kitap oluşturmayı gerektirir. Sahabelerin hepsi mükemmel lider, kahraman birer Mücahid idi. Mekke’de idam sehpasında kafirlere meydan okuyan Habib hazretlerinden, şam fatihi Ebu Ubeyde’ye ve İstanbul’a gelen ordunun mücahidleri arasında bulunan Hazreti Halid’e varıncaya kadar, her birinin her bakımdan üstünlüklerini yazmak birer destan teşkil eder.

   “Peygamber ölçülerine uygun olan hilafet, zalim sultanlara geçti. Hükümranlık bir kere daha Allah’a karşı olanların eline geçmiş oldu. İslamiyet iktidardan uzaklaştırılmış bulunuyordu. Ateizm, iktidar ve hakimiyeti hilafet namı ile gasbetti. Hükümdarlara, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi denildi.”

   Bu sözler imanı olanların ağzına ve kalemine yakışacak şeyler değildir. Böyle bir terbiyesizliğe cevap vermeye bile değmez.

   “Müteaddid mezheplerin zuhuruna sebep olan skolastik düelloyu, mu’tezile akidesini, ateist ve septik temayülleri teşvik eden, yukarıda bildirdiğimiz şartlar oldu” diyor.

   Mezheplerin zuhurunu fitne ve fesat şartlarına bağlıyor. Mezheplerin zuhur edeceğini ise Peygamberimiz haber vermiş ve bunların meydana çıkmasının, Allah’dan rahmet olduklarını beyan buyurdu. Mezheplerin delilleri sitemizde yer almış ayrı bir konudur.

   Mevdudi tasavvufu da “puta tapmak” gibi yorumlayanlardan. Şöyle diyor: “Yunan, İran ve Hind semalarından gelen edebiyat ve felsefe paylaşıldı. Müslümanlığı kabul eden müşrik cemiyetlere mensup halklar birçok müşrik inancını ve fikirlerini beraberlerinde getirdiler. Putperestliği İslama sokarken, dünyaya düşkün alimlerde onlarla beraber çalıştı. Kabirlere ve evliyaya ibadet etmeye yer vermek düşüncesiyle, ayetlerin manaları tahrif edildi.”

   Evliyalığı kabul eden Mevdudi kendi yazdığını dahi okuyamayacak kadar sersemlik içinde olsa gerektir ki, dünyaya düşkün olup, kafirlerle el ele vermekle suçladığı alimleri “evliyaya tapmak” için ayetleri tahrif ettiğini ileri sürmektedir.

    Dünyacı alimlerin evliyalar ile işi olmadığı gibi, evliyalara hürmet edenlerin de onlara tapınma gibi bir davası yoktur.

SAPIK GÖRÜŞLERİNDEN KESİTLER
Mevdûdî’nin elimizdeki mevcut kitapları mutlak müçtehid edasıyla yazılmıştır. Âyet-i Kerimelere kafadan mânalar verilişi, salâhiyetli hiçbir müfessirden delil getirmeyişi, dört hak mezhepten birine göre yazılmayışı Mevdûdî’nin MEZHEPSİZ oluşunu gösteren apacık ve kat’i delillerdir.

    Şimdi Mevdûdî’nin HİLAFET VE SALTANAT isimli mezhebsizlik zehiriyle dolu kitabına bir göz atalım:

1- Kitabın çeşitli yerlerinde “İslâm nazariyesi” tabirini kullanmaktadır. Halbuki İslâmda nazariye yok, edillei şer’iyye vardır.

2- Bir İslâm memleketinde, müslüman olmayanların iman edenlere verilmiş bulunan bütün medenî haklardan aynı şekilde istifade imkânına sahip bulunduğunu iddia etmekte S.58.

Halbuki bir gayri müslim, müslüman bir kadınla evlenemediği gibi seçme ve seçilme hakkına da sahip olamaz. Mevdûdî’nin savunduğu demokratik rejimlerdedir.

3- “Benim nazarımda bütün insanlar eşittir.” Demekte ve “Bizden olsun olmasın” diye de bir ilâve yapmakta. S.68

Halbuki insanlar ancak insan olarak eşittir. Fakat bir müslümanla bir kâfir eşit değildir. Müslümana namaz kılması icbar edildiği halde kâfire icbar edilemez.

4- “Ancak mü’minler kardeştir.” Âyet-i kerimesine istinaden bütün vatandaşların eşit olduğu hükmünü çıkarmakta S. 69-70.

    5- S. 89’da Kâinatın Efendisinin kendisinden sonra bir şahsın yerine geçmesi hususunda işaret buyurmadığını iddia ederken hemen S. 90’da Hazret-i Ömer ile Hazreti Ebu Bekir’i hilafete tensip buyurduğunu yani hilafet derdine düşdüklerini söyleyerek açıkca bir iftira atmaktadır.

    6- Eshâb-ı Kirâm’dan Sa’ad bin Ubade Radiyallahü Anh’a, farklı ictihadını kabilecilik taassubu olarak vasıflandırmaktadır. S. 112.

Halbuki dört halifenin sünneti, Resulullahın sünneti olduğu hadis-i şerifle sabitken son iki halifenin nümune teşkil etmediği intibaını çıkarmak suretiyle mezkûr Hadis-i şerifi tekzip etmektedir.

    8- Hazret-i Osman Radiyallahü Anh’ın Hülefa-i Raşidinin tesis ettiği hükûmet nizamının aydınlattığı meşaleyi de söndürdüğünü iddia ederek köpek dilini göstermektedir. S. 117.

9- Hulefa-i Raşidinin doğru yolu gösterdiklerini fakat gitmedikleri intibaını vermek için, “Bu zevat-i kirama hülefa-i raşide-doğru yolda giden halifeler- demekten ziyade, Hülefa-i Mürşide- Doğru yolu gösteren halifeler- demenin daha doğru olduğunu söyleyebiliriz.” diyebilmektedir. S. 122.

10- Dinî mevzularda ince değil, çok ince düşünmenin gerektiğine ehemmiyet vermiyerek “Her şeyin üzerinde bu kadar ince düşünürsek o takdirde İslâm tarihinin %90’nını bir tarafa bırakmamız icap eder.” demektedir. S.129.

Halbuki yanlış bir hâdise anlatmamak için tarihin %100’ünü bıraksak dinimizde noksanlık mı meydana gelir?

11- Benî Ümeyye, yani Hazret-i Osman sülâlesinin memleket idaresinde söz sahibi olmasının kabiliyet ve işbirlikte izahının mümkün olamıyacağını, yani iltimasla getirildiğini iddia etmektedir. S. 130.

    12- Hazret-i Osman’ın İslâmın ne olduğunu hâşâ bilmediğini isbat için “İslâm sadece memleket fethetmenin işi demek değildir.” diyebilmekte S. 133.

13- Eshâb-ı Kirâmdan baba ile oğulun Medine’ye getirilişine kızarak getirilmesini isteyen Resûlullah’a diş biliyor veya Hazret-i Osman’ın yalan söylediği intibaını vermek için “Hazreti Osman şöyle bir mesele ortaya attı: Resulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) “bir müddet sonra onların Medine’ye dönmelerine izin vereceğim” dediğini duymuştum.” şeklinde rivayet edebilmekte S. 134.

Hadis-i şerife istinaden getirdi demiyor da şöyle bir mesele ortaya attı, demekle Hazreti Osman’ı töhmet altında bırakmak istiyor mezhepsiz.

14- İbn-i Teymiyye’den bile nakiller yapmakta S. 135.

15- “Hazreti Osman’ın siyaseti hatalı idi.” demekte S. 141

16- Hazret-i Ali, Hazret-i Osman’ın temiz olduğunu isbatladı, demiyor da, “Hazreti Osman’ı temize çıkardı,” demek suretiyle hem Hazret-i Osman’ın suçlu olduğu, hem de Hazret-i Ali’nin bir nevi iltimas ettiği intibaını vermeye çalışıyor. S. 146.

17- S. 148’de “Hadiseler büyüyünce Hazret-i Osman bile hadiselerin bu şekilde gelişeceğini hesaplıyamamıştı.” Demek suretiyle güya Hazret-i Osman’ın ferasetsizliğini ortaya koymaya çalışmaktadır. Hadiselerin o şekilde tecelli etmesi takdir-i ilâhidir. Peygamber aleyhisselâmın Taif’te mübarek ayaklarının kan içinde kalmasını hesaplıyamamış mıydı? Mezhepsiz aklının ermediği işlere karışmasan olmaz mı?

18- İslâmın emrettiği seçim şeklinin modern olmadığını veya modern seçim sisteminin islâmın koyduğu seçim sisteminden üstün olduğunu, dolayısıyle Hazret-i Ali’ye haksızlık yapıldığını belirtmek için “Bugünkü modern usullerle bir seçim yapılmış olsaydı Hazreti Ali kazanacaktı.” demekte S. 151

19- Hazret-i Sa’ad İbni Ubade gibi biat etmeyen bazı eshâb-ı kirâm için “Onlar islâm nizamını iyi düşünselerdi, biat etmelerinin zaruri olduğunu anlamış olacaklardı.” demek suretiyle (S. 152) farklı içtihadlardan dolayı bazı Eshâb-ı kiramı islâmı iyi iyi düşünmemek gibi bir ithamda bulunmaktadır. S. 153’de ise “Yeni halifeye bu zevat inanmıyorlar, veya inanmak istemiyorlardı, yahutta böyle hareket etmekle hususi bir maksatları vardı.” diyor. Ağzını topla Mevdûdî!

20- Mezhepsiz herif farklı içtihadlarından dolayı Eshâb-ı kirâma bakın nasıl yükleniyor: “Biat etmeyenlerin hareket tarzı, ümmeti hilâfet nizamından ziyade padişahlık tarafına yöneltmekten başka bir mânâ ifade etmez.” diyor. S. 153

    21- S. 160’da şartlı biatın caiz olmadığını beyan ettikten sonra S. 162’de Aşere-i mübeşşere’den iki sahabinin şartlı biat istediklerini söyleyerek cennetle müjdelenen iki sahabiye noksanlık yüklemeye çalışıyor mezhepsiz.

22- S. 164’te “Neticede Talha, Zübeyir ve diğer kan davâsı peşinde koşanlar.” diyor da Şer’i kısasın yapılmasını isteyenler demiyor. Aşere-i mübeşşereden bu iki zata “kan davâsı peşinde koşanlar” şeklinde suçlamaya çalışıyor alçak herif.

23- S. 167’de Hazret-i Ali’nin karşı taraftakilerin şehitlerine de hürmet gösterdiğini ve mallarını da ganimet saymadığını rivayet ettiği halde mezhepsizliğinden dolayı karşı tarafa hücum etmekten kendini alamıyor.

24- Hazret-i Muaviye’ye uzatılan dile bakın: S. 169’da “Muaviye Hazret-i Osman’ın kanını istemek hususunda gayrî kanunî yolda yürüyordu.” diyor. S. 171’de ise “Muaviye Osman’ın katillerinden kan istemiyordu. O zamanın halifesinden kan istiyordu.” diyor mezhepsiz herif.

    25- Bir kısım sahabenin Hazret-i Osman’ın kaatilinin Hazret-i Ali’nin olduğunu söylemesi için 5 tane yalancı şahit bulunduğunu iddia ederek Eshâb-ı kirâma iftiralar etmektedir. S.173-174

26- Hakem olayında hilafet hususunda haklıyı haksızı tesbit etmek hakemlerin selâhiyetinde olmadığını, hakemlerin yaptığı işin tamamiyle yolsuz ve yersiz olduğunu beyan etmek suretiyle başta Hazret-i Ali olmak üzere her iki hakemi ve bu hakemliğe rıza gösteren bütün Eshâb-ı kirâmı yolsuz ve yersiz iş yapmakla suçluyor mezhepsiz Mevdûdî. S. 182-183-187

    27- Hazret-i Ali’nin, Hazret-i Osman’ın katline iştirak eden iki sahabiyi vali yaptığını iddia ederek “İşte Hazreti Ali’nin tek hâtalı meselesi budur.” Diyerek Hazret-i Ali’ye de hâta isnad ediyor, fakat içtihadı böyle oldu diyemiyor alçak herif.

28- Hazret-i Ebubekir’in Hazret-i Ömer’i yerine hilafete seçtiği gibi Hazret-i Muaviye’nin de oğlunu hilafete seçmesini yanlış, hatalı ve usulsüz bir fikir olarak söyledikten sonra Eshâb-ı kirâmın bu işi aynen kabul etmesini hazmedemediği için onlara yükleniyor alçak herif. S. 197

Mezhepsizin samimiyetsiz olduğunu isbat için bu cümleler yetmez mi?

30- Hazret-i Muaviye için “Politik gayeler uğruna şeriat hükümlerini tahrif etti.” gibi büyük bir iftirada bulunmaktadır. S. 235.

31- Mezhepsiz kadınların başını kendi tutmuş gibi şöyle bir rivayet naklediyor: “Bu hâdise esnasında bin kadar kadın kendi kocalarından başka kimselerden gebe kaldı.” S. 247

Böyle bir rivayeti nakletmekle hem Eshâb-ı kirâmı ve hem de onların çocuklarını ırz düşmanı olarak vasıflandırmış oluyor. Sonra bu bin kadının kendi kocaları tarafından gebe kalmadığını acaba Mevdûdî nasıl tesbit etmiş ki?

32- Şirkten başka günahların affedilebileceği itikadının Mürcienin itikadı olduğu zikredilerek tenkid edilmektedir. S. 326

33- İmâm-ı A’zamın istisnasız bütün sahabileri hayırla, iyilikle yadettiğini zikretmekte, fakat kendisi mezhepsiz olduğu için Hazret-i Muaviye’ye hazreti kelimesini bile çok görmektedir. S. 326

34- Ehl-i sünnet âlimlerinin cumhuriyet esaslarının korunması şartıyla birlik için çalıştıklarını kaydetmektedir. S.326

35- İstisnasız bütün Eshâb-ı kirâmın adil olduğunu, hepsinin itimada şayan bulunduğunu, aksi düşünülecek olursa dinin bazı esaslarının kendiliğinden şaibeli duruma düşeceğini kaydettikten sonra sahabelerin hiçbir hatalı işleri yoktur demek istemediğini de belirtiyor. S.435

36- Sahabiler için “Bilerek hatâ yapmaz” diyor ve içtihadî hataları olabilir demiyor mezhepsiz. S. 436

37- “Es-sahabetü küllühüm adül”, mefhumunun istisnasız bütün sahabiler hakkında varid olduğunu kaydettiği halde, yine de çoklarının âdil iş yapmadığını, şeriatı tahrif ettiğini yazıyor. S.437

38- Kitabında gözden kaçmış hâtaların bulunabileceğini, okuyucular bunları bildirirse düzelteceğini beyan etmektedir. S. 439 (Allah aşkına bunların neresi doğru ki ??? !!)

   39- S. 441’de bir hata işlemekle bir kimsenin rütbe ve derecesinin yüksekliğine noksanlık gelemiyeceğini belirterek “Ben Eshâb-ı kirâma dil uzatıyorum ama onlara noksanlık gelmez” demek istiyor.

Müctehidlerin içtihadlarında noksanlık bulunursa bu hataları derecelerine bir noksanlı getirmez tabii. Hepsi de müçtehid olan Eshâb-ı kirâmın içtihadlarının mutlaka hata olduğu bilinemediği için mutlaka hatadır denemez ve günah işlemeyen mahfuz veliler de bulunabileceği için herkese hata işler gözüyle bakılmaz.

    40- S. 443’de “Benim düşüncem şöyledir” diyerek kendisinin de İslâm âlimleri arasında yeri olduğunu sanmaktadır.( HALBUKİ  SADECE  ARAPÇASI KUVVETLİ,  BASKA HİÇBİR İLMİ YOK)

   41- “Eshâbım hakkında konuşulurken dilinizi tutunuz.” Hadis-i şerîfine ehemmiyet vermeden Sahabe-i kirâma kusur yüklemeye, hata bulmaya çalışmaktadır. S. 444

   42- İslâmda fâsığın şehadeti kabul edilmediği halde iftiralarına rafizilerden,  şiilerden delil getirmektedir. S. 445

İntak-ı hak kabilinden mehaz gösterdiği İbni Ebil Hadid’in şii olduğunu kendisi de itiraf etmektedir. S. 445

43- Rafîzi İbni Kuteybeyi mehaz olarak göstermekte ve İbni Kuteybenin şii olduğunu söylemek hatadır demektedir. S. 446

44- İbni Kuteybenin şiî olduğu bir tarafa Hazret-i Ali’yi sevmemek anlamına gelen nasibilikle itham edildiğini belirtiyor. S. 447

Sanki Hazret-i Ali düşmanı olunca sözü senetmiş gibi yukarıdaki ifadeyi yazıyor.

45- El Mesudi’nin rafîzi olduğu açıkken “Başka mehazların tasdik etmediği rivayetlerini almadım” diyerek zımnen Mesudi’nin ehl-i sünnet olmadığını belirtiyor. S. 448

S. 452’de ise “İbni Kuteybe ve öteki tarihçilerin eserlerinde rastlanan bozukluklara İbni Cerir’de tesadüf edilmez” demektedir.

Bu ifadesi doğrudur, çünkü Sünnî İbnî Cerir senettir. Fakat rafîzi olan İbni Cerir ise şiîdir. Mevdûdî’ye mehaz ve senet olacak kadar sinsi bir Eshâb-ı kirâm düşmanıdır. Mevdûdî gibi Eshâb-ı kirâmı över över sonra da şuraları hatalıdır der.

46- Ehl-i sünnetin kâfir dediği İbni Teymiyye’yi İMAM diye övmektedir. S. 452

47- Hem tarihi delil olarak göstermekte ve delillerini hep tarihten vermekte, hem de “Hadis imamlarının ağır tenkidlerine uğramış bulunan ravilerini tarih yine de kabul etmektedir.” demek suretiyle kendi kendini çürütmektedir. S. 460

   48- S. 462’deki mantığa bakalım: Bizim tarih yazma işimize Abbasiler devrinde başlandığı, bunların Emevî düşmanı olduğu, bu bakımdan bir takım vukuatı gizlemiş ve saklamış oldukları ihtimali üzerinde durarak, Emevilerin iftihar vesilesi olacak işlerinden de bahsettikleri için bu tarihçilerin doğru olabileceği hükmünü çıkarıyor. S. 462

Be aptal Mevdûdî , iyi taraflarını yazmasa iftiralarını nasıl kabul ettirecek? Tıpkı sen de onlar gibi Eshâb-ı kirâmı övüyorsun sonra da iftiralarını sıralıyorsun.

   49- İbni arabi’nin, İbni Teymiyye’nin ve Şah Abdülaziz’in şiîleri reddiye hakkında yazdıkları kitaplardan rivayetler almadığını, bunların mehaz olamıyacağını beyan etmektedir. S. 463-464

Yazarı ehl-i sünnet olduktan sonra şiîliğe reddiye olarak yazılan kitaplar niçin mehaz olarak kabul edilmesin?

   50- Kendi fikirlerini yazıyor sonra da “kendi içtihad-î fikrimi ortaya koysaydım…” diyor. S. 463

   51- Hazret-i Osman’ın hareketlerinin yanlış bir niyet değil, yanlış bir düşünce olduğunu beyan etmekte, bu yanlış düşünce isnadına da içtihadî bir hata demekte. S.465

   52- Hazreti Osman’ın ferasetinin noksan olduğunu teyit için “Herhangi cahil bir insan bile vukuu muhtemel zararları tahmin edilebilir, iyi veya kötü bunlara karşı gerekli tedbirleri almayı ihmal etmezdi.” demek suretiyle Hazret-i Osman’ın bir cahil kadar bile tedbirli olmadığını söylüyor. S. 467

   53- Hazret-i Osman’ın Hazret-i Muaviye’yi uzun seneler valilikte bıraktığı için siyaset ve tedbirinin hatalı olduğunu beyan ederek, bir valiyi ancak 5-6 sene istihdam edip değiştirmenin münasip olacağını söylüyor. S. 472

   54- Hazret-i Osman’ın akrabalarına karşı olan sevgisini zaaf olarak vasıflandırıyor. S. 476

   55- Hazret-i Osman’ın yalan söylediğini zımnen belirtmek için, bazı vâlileri değiştireceğine dair halka söz verdiği halde yine yerlerinde bıraktığına dair bir rivayeti nakledebilmektedir. S. 483

   56- Aşere-i mübeşşereden Hazret-i Talha ile Hazret-i Zübeyir’in kısas hakkındaki içtihadlarının hatalı ve yanlış olduğunu iddia etmekte. S. 492

   57- Hazret-i Âişe validemizle birlikte Hazret-i Talha ile Hazret-i Zübeyir’in içtihadları için nadim olduklarını yazabilmekte. S. 493

Halbuki hiçbir müctehid içtihadı için nadim olmaz. Çünkü içtihad etmek günah değil de ondan. Asıl günah olan içtihad etmemektir. Mübareklerin nedameti içtihadları için değil, İbni Sebe’nin hilesi sebebiyle müslüman kanı döküldüğü içindi.

    58- Ehl-i sünnetin Hazret-i Muaviye’ye FÂSIK demediğini belirttikten sonra BAGİ olup olmadığı hususunda ihtilaf bulunduğunu kaydederek bagi diyenlerin daha doğru olduğunu yazmaktadır. S. 493

Alçakça bir mantıksızlık. Fâsık olmayan kimseye bagi nasıl denir? Bagilik meşru ise tabii ki denir. Yok bagilik meşru değil, yani bagi olmakta bir günah var ise, bu günah açıktan işlendiği için, işleyene FÂSIK denir. Harbde hile caiz olduğundan hile yapana hileci denemez. İsyan eden kimseye fâsık denmediğine göre, o kimsenin isyanının, bagiliğinin meşru olduğunu gösterir. Meşru olmasaydı fâsık denirdi. Mezhepsiz Mevdûdî hem fâsık değil diyor, hem de bagi diyor.

   59- Hazret-i Muaviye’nin fâsık olmadığını ve müçtehid olduğunu beyan ettiği halde kesilecek mütecaviz dilinden bir defacık olsun hazreti kelimesi çıkmadığı gibi haraketlerine hata dediğini, içtihat hatası diyemiyeceğini belirtiyor. S. 496

    60- Hazret-i Muaviye için söylediğini Hazret-i Amr ibni As için de söylememekte “bu zatın yaptığı iş, düpedüz hata idi, haksızlıktı. Buna içtihadî hata denmez.” diyerek zehirini kusmaktadır. S. 498

61- S. 500’de “Şimdi yalnız biz değil, fakat hangi insaflı ve âdil bu işin adına İÇTİHAD diyebilir?” şeklinde konuşarak içtihad diyenlerin insaf ve âdil olmadıklarını, dolayısıyle bütün ehl-i sünneti insafsız ve adâletsiz olarak vasıflandırmaktadır. Başta Hazret-i Ali olmak üzere ehl-i sünnet ulemasının bu hadiselerin içtihada taalluk ettiğine dair olan içtihadlarını Milli Fikir’in 12. sayısında da vesikalara dayanarak isbatlamıştık.

62- İstidlal ettiğim hususlarda bir hata varsa birlikte düzeltelim diyerek kendisinin istidlâl etme yetkisinin bulunduğunu, yani müçtehid olduğunu beyan etmektedir. S. 504. Daha önce de içtihad-i fikrim diyordu. S. 463

63- Bir sahabenin Mekke’nin fethinde Hazret-i Osman’ın iltiması ile vazgeçildiğini yazmakta. S. 506

İltimas, bir haksızlığı meşru kılmaz için yapılan harekettir. Hazret-i Osman iltimas yaptı demekle hem Hazret-i Osman apacık şekilde suçlanıyor, hem de bu iltiması kabul edip tatbik eden Resûlullah Efendimiz suçlanmış oluyor. Eğer Hazret-i Osman’ın o hareketi iltimas olsaydı, Resûlullah onu kabul eder miydi?

    “İslamda İhya Hareketleri” isimli kitabında ise ehl-i sünnet âlimlerinin kâfir, sapık, bid’atçi dediği İbni Teymiyye’yi aşırı şekilde övmekte, ona “İMAM” ünvanını vermekte, ehl-i sünnetin göz bebeklerinden biri olan İmâm-ı Gazâli hazretleri gibi bir âlime mezhepsiz kafasıyle zaaf ve noksanlıklar bulmakta, tasavvufa girişini- yani evliya oluşunu- noksanlık olarak kabul etmektedir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri gibi tasavvufdaki derinliği nisbetinde yükselen büyük İslâm âlimlerini yalnız dış cephesiyle ele alıyor, tek cümleyle tasavvufun peygamber aleyhisselâmın bâtın nuru olduğunu bilemediğinden inkâr ediyor. İslâmı İmâm-ı Gazâli’nin bıraktığı yerden alıp ileriye götürdüğünü savunmak gibi gülünç iddialarda bulunmaktadır.

MEVDUDİ’NİN FİKİRLERİNDEN BİR NEBZE – AHMED DAVUDOĞLU

 

Mevdudi yazarlığıyla, üslubuyla, parlak ifadeleriyle meşhurdur. En fazla meşgul olduğu ilmin felsefe olduğu söylenir. Fakat kolay tarafından din âlimi olmaya da heves etmiş, dinde reformcu bir cemaat meydana getirmiştir. ‘

Dinin Yenilenme ve İhyası’ namında bir eser yazmıştır. Bu sebeple İslâm âleminin her tarafında, bilhassa Pakistan’da ve Mısır’ da şöhret bulmuştur. Mısır’ın reformcu yazarları onu göklere çıkartmış, buna mukabil Pakistan’ın Ehl-i Sünnet uleması da kendisini yerlerin dibine batırmışlardır. Memleketimizde bu zatı sevenler ve kendisine dinde söz sahibi imiş gibi mevki verenler bulunduğu göze çarpmaktadır. Anlaşılıyor ki, bu zevat Mevdûdî’nin kim olduğunu iyi bilmiyorlar. Onu en iyi bilenlerin kendi hemşehrileri olacağına şüphe yoktur. İşte Mevdûdî’yi öğrenmek isteyenlere naçiz bir hizmet olur ümidiyle onun hakkında Pakistan’da neşredilen bir eserden bazı kısımları tercüme etmeyi münasip gördüm. Eserin adı ‘Üstad Mevdûdî ve Hayatıyla Fikirlerinden Bazı Nebzeleridir. Eserin müellifi büyük hadis âlimlerinden Medrese-i Arabiye Müdürü faziletli Muhammed Yusuf el-Bennurî Hazretleridir. Kitap 1966’da Karaçi’de basılmıştır.

Önsözünden anlaşıldığı veçhile eser büyük hadis âlimlerinden Muhammed Zekeriyâ Hazretlerinin yazdığı bir hitabeye mukaddime olmak üzere kaleme alınmıştır. Biz onun bütününü değil bazı yerlerini aldık.
Şeyh Muhammed Yusuf, kitabının önsözünde şöyle diyor:

“İşte böyle bir zamanda Hindistan’da Ebû’l-A’lâ el-Mevdûdî’nin hareketi ve Cemaati İslâmiye teşkili başladı. İyi bir hükümet kurmak ‘Dinin Yenilenmesi ve İhyası’ adlı elverişli bir nizam meydana getirmek iddiasıyla ortaya çıkmış güzel güzel isimlerle fikir ve nazarları celp etmiştir. Millet onun davasında sadra şifa verecek deva ve bu hissedilir boşluğu dolduracak meta var zannı ile hemen davetine icabet etti. Onun çağrısını, davasını medh u sena etmeğe başladılar.

Mevdûdî bazı büyüklerin takdir ve iltifatları, bazılarını teyitleri, birtakımlarının onunla teşrik-i mesaileri arasında ilerlemeğe başladı. Hareket canlandı, kuvvetlendi; ilerledi ve dallandı.

Lâkin ne yazıktır ki kaleminden firaset-i iman sahiplerini intibaha getiren şeyler zuhur etti. Bu zevat kalplerinin keskin nuru sayesinde onun fikirlerindeki sapıklık ve çarpıklığın tehlikesini sezdiler.
Zamane dinsizlerinin her devirde dillerine doladıkları “İslâm, Müslümanların kötü davranışları yüzünden toplumu ilerletme hususunda muvaffakiyetsizliğe uğradı. O mübarek günler, sayılı birkaç yıldan ibaret kaldı. Bahtları yâr olmadı” lâkırdıları gibi o da ta ilk asırlardan başlayarak günümüze kadar selefe atıp tutmağa başladı, fesubhanallah.

Allah Teâlâ’nın bütün dinler üzerine muzaffer kılacağı,kıyamete kadar koruyacağım ilân buyurduğu birdin!..

Peygamberimizin -sallallahu aleyhi ve sellem- “Bir taife kıyamete kadar hakkı tutmaktan geri kalmayacaktır.” “Ümmetim en hayırlı ümmettir.” “Ümmetim delâlet üzerine ittifak etmez.” “Ümmetim yağmur gibidir, evveli mi daha hayırlıdır sonu mu bilinmez” diye nida buyurduğu bir din!..

Buna benzer birçok açık âyetler ve Resûlullahın -sallallahu aleyhi ve sellem- parlak hadisleri vardır ki, her nesilde hayrın bu ümmetle kalacağını gösteriyor. Bunun zıddına kim sesini çıkarır da Allah ve Resulünü yalanlayabilir! Mevdûdî gibi birisi mi bu dini yeniden diriltecek; bu ümmetin gelmiş ve geçmişinin yapmadığını yapacak? İşte buna şaşılır!

Bu gibi şatafatlı iddialar karşısında büyük ulemanın seçkinleri intibaha geldi. Ona hüsnüzan beslerken şimdi üzüntüye düştüler ve dini müdafaa için memleketi felâkete sürükleyen bu yanlış düşüncenin önünü almağa kıyam ettiler.

Bu büyüklerden biri, zamanımızın bereketi hadis âlimi Mevlânâ Muhammed Zekeriyâ Sıddîkî Hazretleridir. Kendisi hadiste yüce telifat sahibidir. Hayatı tedris ve telif suretiyle ilme hizmet ederek geçmiştir. Bu zat Mevdûdî’nin şöhretine aldanan bazı ulemaya bir beyanname yazdı. Beyanname basıldı. Bana da beyannameye bir mukaddime yazmamı rica etti. Bu mübarek davete derhal icabet ettim. Ve aşağıda okuyacağın satırları yazdım. Allah hidayet ve tevfıkin velisidir.

Muhammed Yusuf el-Bennurî

MEVDÛDÎ’NİN FİKİRLERİNDEN BİR NEBZE

MEVDÛDÎ’NİN NAZARINDA ALLAH, RABB, İBADET VE DİN

1- Mevdûdî “Kur’ân’ın dört temel ıstılahı” adlı kitabının mukaddimesinde şöyle devam ediyor: ” İlâh, Rab, İbadet ve Din! Kur’ân’ın dört temel ıstılahı! Bunları bilen Kur’ân’ı bilir. Bunları bilmeyen Kur’ân’ı bilmez; tevhidi bilmez, şirki bilmez; ibadetin yalnız Allah’a mahsus olduğunu da bilmez. Her kime bu ıstılahlar gizli kalırsa mii’min bile olsa o kimseye Kur’ân’ın anlaşılması gizli kalır ve mü’min olmasına rağmen inanç ve ameli eksik olur.”

Sonra şöyle iddia ediyor: “Bu ıstılahların manalarında Kur’ân’ın indiği devirdeki anlaşılandan değişme vaki olmuştur. Bu geniş manalar yerlerini dar mâdût ve miibhern manalara terk etmişlerdir. Bunun iki sebebi vardır: Arap dilinin zevkinin azlığı ve Müslümanların islâm devrinde doğmuş olmaları. Bu sebeple Kur’ân’ın indiği devirde kâfirler hakkında kullanılan bu manaları bilememişlerdir. Bilahare mezkur ıstılahlara Kur’ân’ın indiği devirde kullanılan manaları ile birlikte lügat uleması ve tefsir erbabına da gizli kaldığı için insanlar dinin dörtte üçünü anlayamamış hatta İslâm’ın hakikî ruhu kendilerine gizli kalmıştır. Bundan dolayı da inançlarında ve amellerinde eksiklik görülür.”
Mevdûdî’nin söylediklerini tam sadakat ve diyanetle tercümesi budur. Risalesinin sonunda

(156’ncı sayfada) “Allah Teâlâ Peygambere -sallallahu aleyhi ve sellem- Nasır sûresinde farzları (yâni peygamberlik farzlarını) eda ederken kendinden sadır olan kusurlarından dolayı Rabbine istiğfarda bulunmasını emretmiştir” diyor.

Tenkit ve Muaheze:

Mevdûdî’nin sözünden anlaşılıyor ki lügat uleması ve müfessirler bu isimlerin Allah tarafından murat edilen manalarını bilememişlerdir. O bu zevattan hiçbirini istisna da etmemiştir. Bunları üstad Mevdûdî’den başkası anlayamamıştır iddiası şüphesiz şatafatlı bir davadır. İşin cidden şaşılacak tarafı, Mevdûdî bu manaları izaha başlayınca orta çağların lügat âlimlerinden İbn-i Esîr el-Cezerî, İbn-i Manzûr el-İfrikî, Firûz Abâdî gibi zevatın “en-Nihaye”, “el-Lisan” ve “el-Kâmus” adlı eserlerinden istifadeye mecbur olmuştur. Kendisinin boyu Ebû Ubeyde, Ebû Ubeyd, Ebû Hanife ed-Dîneverî, İbn-i kuteybe gibi lisan âlimlerini ve onlardan sonra gelen Ezherî ve Cevheri gibi zevatın topuklarına bile eremez. Şu hâlde Mevdûdî’nin bu kelimelerin şerhlerini, hakikî ve mecazî manalarının izahını, Müslümanlar arasında ve Müslüman evlerinde doğup Araplarca murat edilen manalarını bilmeyen bu zevattan alması nasıl doğru olabilir? Böyle büyük bir dava bütün dalâlet ve sapıklık kapılarını açmak demektir. Bütün bu asırlar boyunca lisan ve tefsir ulemasından emniyet kalkar. Kur’ân’dan şahit göstermeksizin lisan uleması ile tefsir erbabı ile ihticac etmeksizin dilediğimiz gibi akıl ve idrakin anladığı şekilde tevil yolunu açar.

Bak bir kere Allah hayrını versin! Öyle bir şey ki onu Muhammed bin Cerîr et-Taberî ve sonrakileri bilememiş; Cûrcânî, Zemahşerî, İbn-i Teymiyye, İbn-i Kayyim, İbn-i Kesîr bilememiş; onlardan öncekiler ve sonrakiler bilememişler… Aradan 14 asırlık uzun bir fetret devri geçtikten sonra Mevdûdî anlamayı üzerine almış!.. Bu kelimelerin manaları bilinmediği için şu derin uçurum meydana gelmiş… Hem de şu dört kelimeden: İlâh, Rab, ibadet ve din!

Bundan daha kepaze cehalet olur mu -ilk asalardan bugüne kadar Arap ve Acemden gelmiş geçmiş bunca lisan uleması belagat erbabı, muhaddisler, müfessirler bir şey anlamamış da, Arapçayı iyi konuşup iyi yazamayan hatta Urduca tercümelerin yardımı ile anlayabilen bir ecnebi adam anlamış!..
Lât ve Uzza’ya tapanlar ilâhın, rabbin, ibadetin ve dinin manalarını anlamışlar da bütün Müslüman ümmeti Peygamberlerinin ilmini asırlarca birbirlerinden aldıkları hâlde bunların manalarını bilememişler! SubhanallahL Sen hiç akıllara bu davadan daha uzak bir söz gördün mü? Bir şey ki onu cahiliyetleri devrinde kâfirler biliyor… İslâm devrinde Müslümanlar Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem-kendilerine kitap ve hikmeti öğretmesine rağmen bilemiyorlar!.. Herhalde onu Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-de anlamamıştır. Yahut Müslümanlara öğretmemiştir, Öğretse bile birkaç asır sonra bu anlayış inkıtaa uğramıştır.

Acaba bu uzun ve geniş davalar niçin? Bunlar nefisteki bir hacet ve kalpteki bir maraz içindir. Bunları iddia ediyor ki tevile ve kelimelerin manaların bozmaya imkân bulsun! Bütün bunlar kitaplarında risalelerinde neşrettği tevil ve tahriflere hazırlıktır.

Bunlarla istediğini yapmak kendisine mümkün olur. İşte kitaplarında muameleler, akitler, ahitler, dünya işleri, idare ve hayat nizamı gibi dinde olan her şeyi ibadet saymıştır. İbadetin namaz, oruç, zekât ve hacca münhasır olmadığını açıklamıştır. Bunların yanında iddia ettiği diğer şeyler bulunmazsa kurtuluş yoktur. Hatta bu ibadetlerin İslâm’da bizzat maksut olmayıp sulta ve iktidara gelmek, devlet kurmak için birer vasıta olduğunu iddia etmiştir. Bundan şu anlaşılır: Hükümet kuruldumu, bu vasıtalardan beklenen maksat son ermiştir. Şu hâlde hassaten bu dört ibadete lüzum kalmamıştır…

Sen bundan daha açık dalâlet ve çarpıklık gördün mü? Ama kitaplarında ve yazılarında bu iddiaların çoğu yalabık kara kayanın üzerinde karıncanın kıpırtısı gibidri. Onları öyle bir üslûpla anlatır ki anlayan pek az olur. Şüphesiz zamanda kör fitneler zamanıdır. Nitekim Buhârî ile Müslim’in hadislerinde bir adam hakkında “Ne akıllı ne zarif adam! Ama kalbinde hardal tanesi kadar iman yok!” buyurulmuştur. Allah’a sığınırız.

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-Hâtemü’l-Enbiya ümmeti de Hâtemü’1-Ümem olduğuna göre hiç İslâm dininin esasları bir kimseye gizli kalır da her sapık dilediğini yapabilir mi? Hayır, hayır! Din mahfuzdur; şer’î hakikatler mahfuzdur. Onlar hem ilmen hem amelen ma’mulun bihtir. Onlara şek şüphe arız olamaz.

Hâsılı bu isimlerin manalarını Mevdûdî’den başka kimse bilemeyince o dilediği tevili ve tahrifi yapmış; tevil kapısını ardına kadar açmış; İslâm ümmetini ulemasıyla, muhaddisleriyle, fukahasıyla toptan cahil çıkarma imkânını bulmuştur!

Umarım bu tembih kanaatbaş olur da onu tetkik ve tahkik için kâfi gelir. İnayet Allah’tandır.
Risalesinin sonunda anlattıkları da şaşılacak şeylerdendir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-nübüvvet farzlarında kusur ettiği için Allah kendisine tövbe ve istiğfarı emretmiş!..

Allah’ın bu emri nerede, kusur etmek vazife yapmamak nerede!.. Anlaşılan bu adam, günah olmadan tövbe olmaz biliyor. Ve Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- vazifesini eda hususunda günah işlediğini, kusur ettiğini sanıyor. Zavallı bilmiyor ki Resûlullahın -sallallahu aleyhi ve sellem-istiğfarımn manası başkadır. O, namazdan çıktımı, “Estağfirullah, estağfirullah” derdi. Namaz günahmıydı ki, ondan dolayı Rabbine istiğfarda bulunurdu! Heladan çıktığında “Allahım senin affını dilerim” derdi. Acaba Rabbine isyan mı etmiş de af diliyordu. Böyle birçok yerlerde istiğfar ederdi.

Allah Teâlâ Fetih sûresinde “Ta ki Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlasın” buyurarak umumî ilânda bulunmamış mıydı! Allah Teâlâ onun kadrini böyle yüceltmiş; ona nimetini böyle tamamlamıştı.

Bütün ümmet peygamberin masum olduğuna ittifak etmiştir. Bu gibi yerlerde istiğfarı ise Allah Teâlâ’yı ve Kibriyasını şiddetle bilmesine hamd u senasının O’nün Celâl ve Kibriy asına yetmediğine nazarandır; yetmediği için istiğfar eder. Nitekim secde duası hakkındaki Müslim hadisinde “Sana hamd u senayı sayıp bitiremem, sen kendini nasıl sena buyurdunsa öylesin” demiştir. Ortada ne günah vardır, ne suç! Ne taksir vardır, ne hata! O hâlde hani peygamberlik vazifelerini yaparken noksanlığı nerede.

Mevdûdî sanki gözetleme kulesine yerleşmiş de kalbinde ve inancında beslediği “Bütün peygamberler hata ederler, günah işlerler; ismet daimî değildir” davasını ilân için fırsat gözetiyor. Ve kalbindeki inancı kaleminden damlıyor. Kalbin içinde ne varsa dışına da o sızar. Bunları aşağıdaki beyanımızdan anlayacaksınız.

Mevdûdî’nin yazılarında Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- veya diğer peygamberlerin kusur işlediklerinden bahsetmesi bir kalem hatası değildir. Bu onun kalbine akide gibi yer eden bir şeydir. Ve onun uydurma kaidelerinden biri olmuştur. Bu suretle peygamberlik mansıbına dokunuyor; bununla da dinin temeli sarsılıyor. O, Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- sair insanlar gibi kimi isabet, kimi hata, bazen itaat, bazen isyan eden bir insan olduğuna inanıyor. Ona göre Peygamber masum değildir.
Mevdûdî’nin kitaplarını, makalelerini ve hadislerini okuyan bir kimse, buna satır aralarında rahatlıkla ve serbestçe vakıf olur. Peygamber masum değildir. Sahabede, cahiliyet marazlarından, arınamadıkları bir şeyler kalmıştır. Şu hâlde dinden emniyet kalkıyor demektir. Biz dini kimlerden alacağız?

Mevdûdî’nin cemaatinden ilmi ile tanınan Müftü Muhammed Yusuf, bana bir defa reddiye olarak yazdığı makalesinde: “Kur’ân bütün peygamberlerin asî ve günahkâr olduklarını beyanla doludur. Sen ise onlar için masumiyet iddia ediyorsun” diyordu. Allah’a sığınırız.

Buradan anlaşılıyor ki, bu fikir onun cemaatinin inançlanndandır. Onu liderlerinden ve başkalarından almışlardır.

MASLAHAT İCABI İSLÂM’IN TEMELLERİ DEĞİŞEBİLİR

2- Üstad Mevdûdî hulâsa olarak şöyle diyor: “İslâm’ın temelleri iki kısımdır. Bir kısmı değişiklik kabul etmez, Allah’ın birliğine inanmak ve peygamberlik böyledir. İkinci kısım maslahat icabı değişiklik kabul eder.”

Bundan sonra Teâlâ Hazretlerinin: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve kadından yarattık, tanışasınız diye sizi cemaaatlere, kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah indinde en makbulünüz en ziyade takva sahibi olanınızdır” âyet-i kerimesiyle buna misal veriyor.

Mevdûdî şöyle diyor: “Bu kaide dinin temellerinden biridir, efrat ve kabileler arasında adalet, neseb ve kabile gibi her unsurî tefrikaya son vermek! Kıymet ve üstünlük kişi- ile Allah arasındadır.

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bununla amel etmiştir. Bunu birçok defalar ilân da etmiş; köleleri, azatları kumanda mevkilerine tayin suretiyle bilfiil icra etmiştir. Bu nizamı kurmağa çalışmıştır. Lâkin memleket nizamı kurma zamanı gelince bu temel kaideyi çabucak terk etmiş; ‘İmamlar Kureyş’ tendir’ demiştir.” İşte muhterem üstad Muharrımed Eşrefin el-Minber mecmuasının 21 Ocak 1958 tarihli sayısında bu yanlış fikri uzun uzadıya tenkit ederken Mevdûdî’den hikâye ettiklerinin cümlesi budur.

Mevdûdî: “Araplar hilâfet ve riyasetin Arap’ tan başkasına verilmesine tahammül edemiyorlardı. Hatta hilâfete Kureyş’ten başkasının getirilmesini Çekemiyorlardı. Bunun üzerine Peygamberimiz, Kur’ân’ın ifade ettiği eşitlik esası ile ameli terk etti. Dini kurmak için ashabını da bundan menetti…” diyor.

Tenkit ve Muaheze:

Bu son derece hatalı bir düşüncedir. Dalâlet ve çarpıklığın evc-i bâlâsına ulaşmıştır. Onu ret ve tenkit yerini tutacak hiçbir tevil temizleyemez. Şenaati fecrin doğuşu kadar açıktır. Hiçbir delil ve burhana ihtiyacı yoktur. Evet, namaz, zekât, oruç, hac ve emsali her ibadet İslâm’ın esas maksatlarından da olsalar, memleketin nizamı gerektirirse değişebilirler. O buna “amelî hikmet” adını veriyor. Dinin şer’î temellerinden her şeye girer.

Bir bak! Allah hayrını versin! bundan daha açık bir dalâlet ve çarpıklık gördün mü?

Üstad Mevdûdî, Pakistan devletinin milletvekilleri ve devlet başkanı seçimi yapılırken “Cemaat-i İslâmiye” nizamnamesinde, yeni keşfedilen bu fikri ileri sürmüştür. Pakistan’ın merhum Devlet Başkanı Eyüp Han’ın karşısına Fatma Cinnah Hanım çıkmıştır. Mevdûdî ile cemaati, Allah’ın verdiği bütün güç ve kuvvetleriyle Fatma Hanımı tutmuş; bütün başkanlık sıfatlarının, riyaset vasıflarının Fatma Hanımda mevcut olduğunu, Eyüp Han’ın bunların hepsinden mahrum bulunduğunu iddia etmişlerdi. Memlekete reis olmak Fatma Hanımın hakkı idi!..

Ulema ve millet buna itiraz ettiler: “İslâm esaslarına göre kadında reislik selâhiyeti yoktur. Fatma Hanım reis olamaz” dediler. Mevdûdî ise bu temel kaideye sarıldı: “Bu nazariye İslâm’ın tedbil, tağyir kabul eden esaslarından biridir. Allah’ın birliğine inanmak ve peygamberlik meselesi gibi değildir…” dedi.

Onun bu akidesine karşı büyük gürültüler koptu. Gazetelerde, mecmualarda, meclislerde, kongrelerde geniş bahisler açıldı. Her taraftan yaygaralar göklere yükseldi. Mevdûdî’ye gölgesinden daha bağlı olan üstad Emin Ahsen İslâhî 1957 yılında bu fikir sebebiyle cemaatteki mevkiinden istifa etti. Hâlbuki onu cemaatte teyit eden, birçok fikirlerini süsleyip püsleyen, bütün gücüyle kendisini müdafaa eden bu zat idi. Fakat bundan sonra onunla beraber kalamadı. Bu lokmayı yutamadı. Bu sapık adamla kuvvetini, gençliğini, neharet ve himmetini yitirdiğinden dolayı üzüntü ve pişmanlık içinde ondan aynldı.

PEYGAMBERLERİN İSMETİ DEVAMLI DEĞİLDİR

3- Üstad Mevdûdî şöyle diyor: “Peygamberlerin ismeti (masum olmaları) zatları iktizası değildir. Lâkin peygamberlik farzlarını yerine getirmeleri için Allah onlan hata ve zellelerden korur. Allah onlan bir saat korumasa hata ve zelleler hususunda diğer insanlar gibi olurlardı… Güzel ve tedbir olmak üzere Allah bazen bu hassayı onlardan kaldırır; ta ki kendilerinden bazı zelleler sadır olsun! Allah bunu, onlann insan olduklarını, ilâh olmadıklarını göstermek için diler.” (et-Tefhimat’taki sözünün tercümesidir. Sayfa 57, cüz 2. Üçüncü baskı)

Tenkit ve Muaheze:

Peygamberlik vazifelerinde bütün peygamberlerin masum olduğu ve bu ümmetin ittifak ettiği bir sözdür. Bazı anlarda onlardan ismetin kaldırılması ise son derece tehlikelidir. Çünkü o an
belli değildir. Bu nüktenin fâsid olduğu meydandadır… Ve peygamberliğin şanını zedeleyecek şeylere götürür.

Meselâ henrhangi bir şey hakkında biri kalkıp “Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bunu ismetinin kaldırıldığı zaman yapmıştır” diyebilir. Bu takdirde Peygambere emniyet kalmaz.

Bu ümmetin uleması şunu söylemişlerdir: “Peygamber —sallallahu aleyhi ve sellern- bazen içtihat ederdi. Şayet içtihadında yamlırsa bunun için Allahû Teâlâ tarafından tembih gelirdi. Vahiy inmezse Allah’ın emrinin içtihada uygun olduğu, içtihadında isabet ettiği anlaşılırdı.”

Mevdûdî’ nin söyledikleri nerede, bu izahat nerede! Üstad Mevdûdî, peygamberlerin nefis şerrinden mahfuz olmadıklarını açıkça söylüyor. Davud -aleyhisselâm- hata etmiş; Yunus -aleyhisselâm- peygamberlik vazifesinde kusur etmiş; Musa -aleyhisselâm- aceleci imiş; Âdem -aleyhisselâm- hırsına kapılarak ma’siyet çukuruna düşmüş!..

Telifatında ve yazılarında buna benzer saçmalar çoktur.

Sonra peygamberlerin insan olup ilâh olmadıklarını anlatmak için “Yemek yemeleri, sokaklarda yürümeleri yetmez mi? Onlara ecel ve ölüm gelmiyor mu? Diri olup ölmeyen yalnız Allah Teâlâ’ dır. Ne demek, yiyip içmeleri, ölmeleri ve buna benzer hâlleri insanlık sıfatlarından değil midir? Bu onlann insan olup ilâh olmadıklarını göstermiyor mu?” diyor.

Acaba Mevdûdî peygamberlerin insan olduğunu anlatmak için günah işlemelerine, asî olmalarına, zelle ve kusur yapmalanna muhtaç mı oluyor? Bu saptıncı, çarpık fikir ne oluyor?..

Mevdûdî “Cemaatin ve Vazifelerinin Aynası” adlı kitapta şöyle diyor: “Dinden hakikî maksat yararlı bir hükümettir.”

Yine orada sarahaten şunu söylüyor: “Bu maksattan gafil kaldıktan sonra Allah’ın rızasına ulaştıracak hiçbir amel kalmaz.” Yine orada “Bu maksadın husulü içtimaî bir kuvvete bağlıdır. Bu kuvveti ihlâl eden kişi büyük bir suç irtikap etmiş olur ki, bu suçu Allah’ın birliğini ikrarla namaz kılmakla yok edemez…” diyor.

Bu mevzuun etrafında muhtelif üslûplarla öyle dırldayıp duruyor ki, dinden maksat hükümet nizamından ibaret olan şu siyasî işler olduğunda tevile imkân bırakmıyor. Bunlar olmazsa hçbir namaz, oruç, ibadet ve tevhid kabul etmiyor.

Sanırım onun sözlerinden ilk intibaha gelen üstad Abdülmacid Deryâbâdî oldu. Ve maruf mecmuası “Sıdkı Cedid”de ona reddiye yazdı.

İslâm cemaatinin yalnız bu esas kaideleri insanların gözlerini açmağa, Mevdûdî ile onun fikirleri hakkında basiretlerini aydınlatmağa kâfidir. Lâkin son derece üzülerek söyleyeyim ki bir şeyi sevmek insanı körleştiriyor, sağırlaştınyor.

“Zira gözler kör olmaz, lâkin göğüslerindeki kalpler kör olur.” Sâdekallahülazîm!

Mevdûdî İslâm’ın üzerlerine kurulduğu ibadetler hususunda tefrita kaçtığı gibi hükümet kurmakta da tefrita kaçtı. Böyle bir şeye “dini yenilemek, dini ihya etmek” denir mi? Bu yenilemek midir, dini yıkmak mıdır? Bu dini ihya mıdır, yoksa dini öldürmek midir?

İnsaf edip yolundan sapmayana Allah rahmet buyursun.

MEVDÛDÎ’NİN DECCAL HAKKINDAKİ İTİKADI VE HAZRET-İ PEYGAMBERİ HADİSLERİNDE YANILMAKLA İTHAMI

Mevdûdî şöyle diyor: “Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Deccâl’in kendi zamanında yahut ona yakın bir zamanda çıkacağını zannediyordu. Ama bu zannı üzerinden 1350 senelik uzun asırlar geçtiği hâlde Deccâl çıkmamıştır. Binaenaleyh Peygamberin zannı doğru olmadığı subut bulmuştur.” (Resâil Mesâil, sayfa 57. basım Hicrî 1351.)

Sonra 1354 Hicrî yılında basılan ikinci baskıda “Peygamberin zannı vaktinden önceydi” cümlesini ziyade etmiş; 1362’de basılan üçüncü baskısında da: “1357 sene geçmiş, ama Deccâl çıkmamıştır. Hakikat işte budur!” ibaresini ilâve etmiştir. Kitabının 55’inci sayfasında da şunları yazıyor: “Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- hadisleri arasında Deccâl hakkında rivayet edilen her hadisin onun bir düşüncesi ve kıyası olduğu sübut bulmuştur. Bir defa Deccâl’in Horasan’dan zuhur edeceğini başka bir defa İsfahan’ dan, bir defa da Şam’la Irak arasından çıkacağını sanmış, kimi onun Medine’deki İbn-i Sayyâd olabileceğini zannetmiş, bir defa da Filistinî’nin rivayeti veçhile Filistinli bir rahiptir demiştir.” Temîmidârî’de (Yâni Sahih-i Müslim’de.)

Tenkit ve Muaheze:

Evvelâ bu sözü, Deccâl’in çıkacağını açık açık inkârdır, hâlbuki Deccâl’in çıkacağı inancı kat’iyet ve yakın derecesine varan mütevatir hadislerle sabittir.

İkinci olarak: Bu söz Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- bu hususta hata ettiğini “Geçmiş asırlar tarihi bu zan ve tahmini yalanlamıştır” demek suretiyle açıkça iddiadır.

Üçüncü olarak: Mesih Deccâl’in çıkacağı inancı mesih bin Meryem -aleyhisselâm-‘in gökten inişi gibi kat’î bir akidedir. Hatta her semavî dinde kat’î olarak rivayet edilegelmiş kat’î bir inançtır.
Buhârî’nin Sahîh’inde Abdullah bin Ömer’e mevkuf olarak birkaç yerde tahric ettiği bir hadiste: “Allah’a hamd u senada bulundu, sonra Mesih Deccâl’ den bahsetti. Onun hakkında uzun söz etti ve ‘Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki ümmetine uyanda bulunmasın. Hazret-i Nuh ve ondan sonra gelen peygamberler, Deccâl hakkında uyanda bulunmuşlardır. O sizin aranızda zuhur edecektir. Eğer onun hâlini bilmezseniz, Rabbinizin tek gözlü olmadığını bilirsiniz. Deccâl’in sağ gözü kördür, gözü salkımdan uğramış üzüm tanesi gibidir, ilâ âhire…’ buyurdu” deniyor.

Her peygamberin dilinden her dinde rivayet edilegelen şu şaşılacak tevatüre bak! 124 bin peygamberin dilinden bildirilen kat’î bir akide! Her peygamber kavmini ondan uyanyor. Sonra peygamberlerin sonuncusu -sallallahu aleyhi ve sellem- Deccâl’in fitnesinden hayatı boyunca fiilî hadislerle Allah’a sığınıyor; kavlî hadisleriyle ashabına ondan Allah’a sığınmalanm emrediyor, nihayet Deccâl’in çıkması kıyamet alâmetlerinden olmak üzere tevatüren sübut buluyor!.. Acaba akıllarda bundan daha kuvvetli kat’iyet tasavvur olunabilir mi?

Bu dinî hakikatler karşısında bir de Mevdûdf nin sözünü düşün!..

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-vazifesinden şüphe ediyormuş! Yaptığı yalanını da mülâhaza et! Resûlullahın -sallallahu aleyhi ve sellem- zannı doğru değilmiş!..

Dördüncü olarak: Mesih Deccâl’in çıkması, Peygamberin -sallalalhu aleyhi ve sellem- haber verdiği kıyamet alâmetlerindendir. Kıyamet nasıl kat’î ise bu akide dahi mütevatir olduğu için kat’îdir. “Uzun asırlar geçti, ama Deccâl çıkmadı” iddiası birinin kalkıp da “Nâslarda kıyametin yakın olduğu haber verilmesini tarih yalanlamıştır, çünkü asırlar geçmiş; ama kıyamet kopmamıştır” demesine benzer. Bununla onu hiçbir farkı yoktur.

“Ağızlarından söz olarak çıkan şey pek büyüktür. Yalandan başka bir şey söylemezler.”

Beşinci olarak: Deccâl’in çıkacağı yer hakkındaki ihtilâf cevherî bir şey değildir. Bu rivayetler arasındaki kad-i müşterek Mesih-i Deccâl’in çıkmasıdır. İster Horasan’da, ister İsfahan’da çıksın! Kaldı ki Horasan’la İsfahan aynı yerdir. Sonra Deccâl’ in memleketlerde dolaşması olacaktır. Binaenaleyh Şam’da veya Irak’ta yahut ikisinin arasında veya Mekke’de zuhur etmesi birbirine zıt veya çelişkili değildir. Bu gibi şeylerde ancak hadiste ve onun ifadesinde basireti olmayanlar şüphe eder.

Bu mukaddimenin sonuna büyük ulemnın ve din ululanm Mevdûdî ile cemaati ve tüzüğü hakkında l Ağustos 1951’de Delhi’deki “Cerniyet-i Ulema”nın yazıhanesinde aldıklan karan dere ediyoruz.

Din ulemasının büyükleri bu karan ittifakla alırken, içlerinde Deyubent’te Dâru’1-ulûm hocalarının reisi Şeyhülislâm Seyyid Hüseyin Ahmed el-Medenî,

Hindistan Başmüftüsü Muhakkik Şeyh Muhammed Kifayetullah Dihlevî, Deyubent Dâru’1-ulûm Müdürü Hakimu’l-İslâm Şeyh el-Kârî Muhammed Tayyip ed-Deyubendî, Sehar nufurda Mazahiru’1-ulûm Müdürü Muhaddis Mevlânâ Şeyh Abdüllâtif, “Evcezû’l-Mesâlik Şerhun Muvatta’ Limhalik” adlı eserin sahibi, asrımızın bereketi Şeyhü’l-Hadis Muhammed Zekeriyâ el-Kandolovî es-Sıddıkî, Hindistan’ın hatibi Cemiyet-i Ulema sekreteri Şeyh Ahmed Saîd, Mazahiru’l-ulhum Müftüsü Şeyh Saîd Ahmed vesair ilim ve fetva merkezi zevatta vardı.

Bu büyükler mezkur beldelerin ilim, fıkıh, din ve takva yönünden göz bebeği güzidelerdi. Fetva mercii bunlardı.

Kararın tercüme edilen nâssı şudur:

“Mevdûdî’nin ve Cemaat-i İslâmiye namındaki hizbinin eserlerini okumak, halkı din imamlarına tâbi olmak veya alâkayı kesmek hususunda serbest bırakmaktadır, bu da ammeyi helak ile tamamen delâlete sevk eden Müslümanların Ashab-ı Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ve Selef-i Sâlihîn ile alâkalarının azalmasına sebep olan şeylerdendir. Gerçekten, onun tahkikatının ve yanlış düşüncelerini birçoğunu halk benimsediği takdirde bunlar yeni bir fıkhın doğmasına, dinde modanın, İslâm’da ilm-i yakına karşı bid’atin zuhuruna vesile olacaktır, bu ise dinen son derece zararlıdır.

İmdi bizler sarahaten deriz ki: Bu gibi şeyleri ihtiva eden her hareket hatadır; Müslümanlara zarar verir.
Biz bu cemaatten ve bu hareketten beri olduğumuzu ilân ederiz.”

Ulema bu karara son derece müsamaha içinde ittifak etmiş; Mevdûdî’yi muaheze hususunda şiddet göstermemişlerdir. Umum halk onlara meyletmekten sakınsın diye kararı gazetelerde ilân ettiler.
Bu kararı 26 sene evvel Mevdûdî ilk meydana çıktığı zaman almışlardı. O zaman henüz bilahare meydana çıkan Sahabe ve Tabiîn’e dil uzatma hususundaki serkeşliği zuhur etmemişti, kaleminden şu senelerde görülen ve bazılarını arz etmiş bulunduğumuz şeyler henüz çıkmamıştı. O zaman tefsir sahibi değildi. “Dini Yenileme”, “Hilâfet ve Mülkiyet” gibi bitirimleri ihtiva eden şeylerin sahibi değildi. O zevat bizim gördüklerimizi görseler, bizim karşımıza çıkanlar onların da karşısına çıksa elbette Mevdûdî ile cemaati hakkındaki nükümleri bundan daha şiddetli olurdu. Ama bu büyük zevat basiretleri ile tehlikeyi sezdiler de sulehâ bu ehl-i takvanın yaptıkları gibi millete korunmalarını, ondan uzaklaşmalarını nisahat ettiler.

Bunların bir ikisi müstesna hepsi Allah’ın rahmetine intikal etmişlerdir.

Birkaç ay önce Hindistan’daki fetvalar merkezi ve Deyubent’teki Dâru’1-ulûm Müftülük Riyaseti, Mevdûdî ile cemaati hakında bir fetva çıkardı.

Fetvanın tercüme edilen nâssı şudur:

“Müslümanların Cemaat-i İslâmiye’den sakınmaları vaciptir. Bu cemaate iştirak etmek öldürücü bir zehirdir. Müslümanların vazifesi, delâlete düşmemeleri için halkı bu cemaate iştirakten menetmektir. Bu cemaatin zararı, faydasından çoktur. Binaenaleyh ona iştirak etmek şer’an helâl değildir.

Onu teyit ile yayılmasına yardımda bulunan herkes günahkâr olur. Sevap kazanacağı yerde günah ve ma’siyete davet etmiş olur. O cemaatten bir mescitte imam bulunan kimsenin arkasında namaz kılmak mekruhtur.”

Fetvayı Yazan:

Dayubent’te Fetvahane Reisi
Seyyid Mehdi Hasan
Cevap Sahihtir:
Fetva Reisi Naibi
Mes’ûd Ahmed
23 Cumadeğil Uhra 1370