İslam’da davet usulü

Emr-i bil maruf ve nehy-i ani’l-münker Cenab-ı Hakk’ın bu ümmete farz kıldığı bir vecibedir. “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir” [1] şeklindeki ayet-i kerimenin de vurguladığı manaya bakıldığında içimizde Allah (azze ve celle)’ın davasına çağıracak bir topluluğun bulunmasının dinin umdelerinden olduğu görülmektedir. İslamiyette tüm mükelleflere birer sorumluluk olarak vaz edilen ibadetlerin kendisine mahsus şart ve keyfiyetleri vardır hiç kuşkusuz.

Allah (azze ve celle)’ın dinine davet gibi çok önemli bir vazifenin de benzeri bir keyfiyet ve şartı haiz olması kaçınılmazdır. Bu sebeple ulemamız, bahsinde olduğumuz bu konuyla ilgili gerekli tafsil ve tavzihlerde bulunmuş hatta işi müstakil eser telif etmeye kadar götürmüşlerdir. Bu, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün “Sizden kim iyiliği emrederse bunu emretmesi de iyilikle olsun” [2] şeklindeki buyruğunun bir gereğidir.

Buradan da anlaşıldığı üzere iyiliği emretme vazifesinin yanında daha da önemli bir öncül vazifemiz vardır: İyilikle emretmek. İyiliği iyilikle emretmenin ölçüsü de Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün davet usulünü takip etmektir. Konu etrafındaki delillerin tamamına umumî bir bakışla emr-i bilmarufun nasıl olması gerektiğini ve bu vazifeyi îfa ederken nelere dikkat etmemiz gerektiğini alimlerimiz ilgili eserlerde beyan etmişlerdir. Bizler de onların beyanlarından aldığımız ilhamla özet bir bilgilendirme yaparak makalemizi tamamlayacağız.

[Tüm İnsanlığın İyiliğini İstemeli]

Müslüman, genel anlamda tüm insanlığın ve özel manada da sair Müslümanların iyiliğini isteyen hatta yeri geldiğinde onların menfaatlerini kendi çıkarlarına tercih edebilen insandır. Bu tutum Müslümanlığın en önemli gereklerinden biridir. Zira bir davetçi Müslümanın en etkili silahı her şeyden önce ahlâkı ve tutumları olacaktır. Bu sebeple emr-i bilmaruf yapan kişinin ilk vazifesi karşısındaki insanın gerçekten iyiliğini istediğini ona hissettirmesidir. Bu da önce karşıdaki muhataba güven telkin etmekle başarılabilecek bir şeydir.

Bu yüzden Kur’an-ı Hakim Peygamberlerin ümmetlerine hak davayı tebliğ edişlerini anlatırken ilk sözlerinin “Muhakkak ki ben sizin için güvenilir bir elçiyim” [3] dediklerini haber verir. Hud (aleyhisselam)’dan bahsedilirken şöyle buyrulur: Ad kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Hâla sakınmayacak mısınız?” Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz. “Ey kavmim! dedi, ben beyinsiz değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir elçiyim. Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm. [4]

Nuh (aleyhisselam) da kavmine hakkı tebliğ ettikten sonra “Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. (Çünkü) O sizin Rabbinizdir. Ve (nihayet) O’na döndürüleceksiniz”[5] demişti. Salih (aleyhisselam)den de şöyle bahsedilir: “Salih o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.” [6] Dikkat edilirse bu ayet-i kerimelerin tamamında “nasihat” vurgusu vardır ve kavimlerine gönderilen bu peygamberler sözün başında muhataplarının iyiliklerini istediklerini vurgulamaktadır. Davet metodunda baş sıraya alınması gereken bu noktanın ehemmiyeti elbetteki bu ayet-i kerimelerden mülhemdir.

“Din sadece nasihattir” [7] şeklindeki veciz bir nebevi hadisle de ifade edilen bu durum tebliğ metodunun çok önemli bir rüknüdür. Zira bu hadiste bahsedilen nasihat bir Müslümanın muhatabına bildiğimiz örfi manada nasihat etmesi değil bilakis umumî anlamda her konuda hayrını, iyiliğini istemesidir. Sahabe-i kiram tüm müminlere karşı bu tutum üzere olma noktasında Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a biat ettiklerini aktarmaktadır. [8] Hiçbir karşılık beklemeden davet edilen yol Allah(azze ve celle)’ın yolundan başkası olamaz. Ve bu yola davet edilen insanın içinde yanan icabet meşalesinin ilk kıvılcımı da davetçinin bu pazarlıksız tutumu olacaktır.

Emr-i bil maruf vazifesinde çok önemli rol oynadığını söylediğimiz güveni telkin edebilmek için de maddî boyuttan son derece uzak durmak gerekir. Zira Aynı peygamberlerin ümmetlerine “Ben bu vazife karşılığında sizden herhangi bir ücret istemiyorum” [9] dediklerini de nakleden Kur’an-ı Hakimdir. Kur’an’a yapılan bu tarz hizmetler karşılığında ücret istemek müfessirler tarafından bir takım rivayetler ışığında “Kur’an’ı satıp mukabilinde azıcık bir dünya meta’ına meyleden güruh”un işiyle aynı kabul edilmiştir. [10]

[İnsanlara Tepeden Bakmamalı]

Emr-i bi’l-ma’ruf yapan kişinin tevazu elbisesine bürünmesi son derece önemlidir. Muhataplarına tepeden bakan ve onları günahkar görerek tahkir eden kişi netice alamaz. Böyle bir davranış, karşısındaki insanı iter ve kaçırır. Hatta böyle bir bakış sözde emr-i bil maruf yapan kişinin daha büyük günahkâr olmasına sebep olur.. Zira Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) günahkâr olan kişilerin asla Cennet’e giremeyeceğini hiçbir zaman söylememiş ancak kalbinde zerre kadar kendini beğenme ve kibir gibi hasletlerin bulunduğu kişilerin Cennet’e giremeyeceğini ifade buyurmuştur. [11]

Ayrıca bir insanın kendisinin takva olduğu düşüncesiyle bir başka günahkar Müslümanı tahkir etmesi İslâmi ahlak ile asla bağdaşmaz, bağdaşamaz. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Müslümanlar arasındaki hukuku anlatırken “Müslüman Müslümanın kardeşidir ona zulmetmez ve onu hakir görmez” buyurmuş devamında ise mübarek göğüslerine işaret ederek “Takva buradadır” buyurmuştur. [12]

Öyleyse bir Müslümanı günahından dolayı tahkir etmek cahil adetidir. Böyle bir cürmü işleyen kişinin ilim ehli olması mümkün değildir. Nitekim İbn Ömer (radıyallahu anh) de “Kişi kendinden üstün olan kişiye haset ettiği, düşük olan kişiyi tahkir ettiği ve ilminin karşılığında para aldığı sürece ilim ehli olamaz” [13] sözüyle bunu çok net ortaya koymuştur.

Emr-i bi’l-maruf yapan kişinin buğzunu, gördüğü kötü işe hasretmesi ve insanlara sirayet ettirmemesi ziyadesiyle önem taşır. Bu Allah için buğz etmenin bir gereğidir ve son derece sevaptır. İşe değil de şahsa buğz etmek ise yasaklanmıştır. Bu vesileyle herkes önce kendi ayıplarını görmeli ve iç muhasebesini yapmalıdır.

Nitekim Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kendi aybının insanların ayıplarını araştırmaktan alıkoyduğu kişiye müjdeler olsun” [14] buyurmaktadır. Bu konu bağlamındaki başka bir rivayette ise “Sizden biriniz kardeşinizin gözündeki tozu görüyor ancak kendi gözündeki kütüğü görmüyor” [15] buyurarak evvela kendi ayıplarımızı gözden geçirmemizi tembihlemektedir. Şairin ifadesiyle “Görmüyor kendisinin pür hezeyan kellesini, görüyor başkasının zerre kadar zellesini” şeklinde bir tutum içinde olmaktan son derece uzak durmalıyız.

[Ayıp Araştırmamalı]

Hakkı tavsiye makamındaki kişinin dikkat etmesi gereken en önemli noktalardan biri de ayıp araştırma tavrını terk etmesidir. Zira bu tavır da muhatabın kabul kapılarının tamamını kendisine kapamasını intaç eder. Cenab-ı Hak kullarının gizli hallerini araştırmanın kendi katında yasak olduğunu “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın” [16] şeklindeki ifade-i celile ile ilan etmiştir.

Rivayet olunduğu üzere Hz. Ömer (radıyallahu anh) bir adamın evine muttali olmuş ve onu kerih bir hal üzerinde görünce ikaz etmiştir. Bunun üzerine adam Hz. Ömer (radıyallahu anh)’e: “Ey müminlerin emiri, şayet ben bir yönden Allah (azze ve celle)’a isyan etmişsem sen üç vecihten isyan ettin” demiştir. Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in: “Nedir onlar” diye sorması üzerine adam: “Allah Teâlâ ‘ayıp araştırmayın’ buyuruyor sen ise araştırdın. Allah (azze ve celle) ‘Evlere kapılarından girin’[17] buyuruyor sen ise duvarı aşarak eve muttali oldun. Yine Cenab-ı Hak ‘Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip (izin alıp) ev halkına selâm vermedikçe girmeyin’ [18] buyuruyor sen ise selam vermedin’ demiştir.

Bu sözler üzerine de Hz. Ömer (radıyallahu anh) tövbe etme şartıyla adamı serbest bırakmıştır. [19]

Bu hadise keyfiyeti itibarıyla büyük nasihatler içermektedir. Zira bir tarafta sahabenin büyüklerinden ve müminlerin halifesi Hz. Ömer (radıyallahu anh) diğer tarafta ise ona emr-i bi’l-maruf yapma metoduyla ilgili tavsiyelerde bulunan bir adam. Hepsinden önemlisi de delillere teslim olan ve usûlî noktadaki hatırlatmalara teslimiyet gösteren bir müminlerin emiri.

[Yumuşak Üslup Kullanmalı]

Davetçi karşısındakini boğulmakta olan ve kurtarılmayı bekleyen bir muhtaç olarak görmelidir. Hassas bir makamda olduğunun şuurunda olarak hassas bir dil kullanması gerektiğinin farkında olmalıdır. Unutmamalıdır ki Allah (azze ve celle) kendisinden çok çok daha hayırlı ve üstünü Hz. Musa (aleyhisselam) ve Harun (aleyhisselam)’u muhatabından çok çok daha dalalet içinde olan Firavun’a gönderirken dahi onlara “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar” [20] buyurmuştur.

O halde bir günahkâra sert ve kırıcı bir üslupla nasihat etmenin, onu hidayete tabi olmaya davet etmenin Allah (azze ve celle)’ın dinine uygun bir davranış olduğu asla söylenemez. Nitekim büyüklerimiz kalp kırmanın şirkten sonra en büyük günah olduğunu belirtmiyorlar mı? [21]

Yumuşak sözün kalbe daha tesirli olması, muhatabın davete icabetini hızlandırması gibi bir çok sebeple Allah (azze ve celle) Peygamberlerine daima güzel bir üslupla hakka çağırmalarını emir buyurmuştur. “(Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir” [22] şeklindeki ayet-i kerime bunu ortaya koymaktadır.

Zira karşılaşılan kötü bir davranış karşısında dahi güzel üslubu terk etmemekle muhatabın düşman dahi olsa birden bire sımsıcak bir dosta dönebileceğini haber veren yine Kur’an-ı Hakimdir. [23] “Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz” [24] Kaba saba olmanın ve kırıcı bir üslup kullanmanın etrafımızdaki insanları dağıtmaktan başka bir sonuç getirmeyeceği de şu ayet-i kerimeyle ifade edilmiştir: “Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi” [25]

[Tavsiye Ettiğiyle Önce Kendi Amel Etmeli]

Yapılan davet faaliyetinin müsmir sonuçlar verebilmesi için davetçinin söylemiyle eyleminin uyum içinde olması da çok önemlidir. Söyledikleriyle amel etmeyen kişinin ağzından çıkan sözler tesir edici olmaz. Hatta böyle bir şey muhatabın samimiyetsizliği görüp İslam’dan soğumasına bile sebep olabilir.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde söyledikleriyle amel etmeyen kişinin uhrevî durumunu şöyle anlatmaktadır: “Kıyamet gü¬nünde bir kişi getirilir, cehenneme atılır da cehennemde onun bağırsakları derhal karnından dışarı çıkar. Sonra o kişi (bağırsakları et¬rafında) değirmen eşeğinin değirmende dönüşü gibi döner. Bunun üze-rine cehennem ahalisi o kişinin başına toplanırlar da: Ey Falan! Senin hâlin nedir? Sen bize (dünyada) iyiliği em¬reder ve kötülükten nehyeder değil miydin? derler. Oda: (Evet) ben size iyiliği emrederdim, fakat onu kendim yap¬mazdım. Yine ben sizleri kötülükten nehyederdim de onu kendim iş¬lerdim, diye cevâp verir.” [26]

Allah (azze ve celle)de ehl-i kitap alimlerini bu noktada zemmetmektedir. Zira onlar insanlara Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a tabi olmalarını, namaz kılmalarını ve oruç tutmalarını emrediyor fakat kendileri bunu yapmıyorlardı. [27] Bunun üzerine Allah (azze ve celle) “Sizler Kitab’ı (Tevrat’ı) okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” [28] ayet-i celilesini inzal buyurdu. İnsanlara hayrı tavsiye edip de kendilerini bu hayırdan müstağni gören kimselerin halleri başka bir ayette ise kitap yüklü eşeğe benzetilmektedir. [29]

Bu tarz insanlara yönelik Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün şu tasviri de burada zikredilmelidir: “İnsanlara hayrı öğretip de kendini unutan alimin şaşılacak hali, insanları aydınlatıp da kendini yakan kandil gibidir.” [30]

[Dikkat Çekilmesi Gereken Nokta]

Emr-i bil maruf konusunu ele alırken üzerinde ihtimamla durduğumuz bir nokta da söylenenle amel edilmesi gerektiği konusu oldu. Zira bu konu hakkında varid olan ayet ve hadisler apayrı bir ehemmiyet kazandırdı bu noktaya. Ancak burada hemen belirtilmesi gereken bir nokta daha var: Amel etmediğimiz şeyleri insanlara anlatmayacak mıyız? Kendimizin mahrum olduğu güzellikleri insanlara anlatıp onların faydalanmasını sağlamak kötü bir şey midir? Söylenilen şeylerle amel edilmesi gerektiği mevzu bahis edildiğinde sıkça tekrarlanan bir sorudur bu?

Ve “sorun”un cevabı şudur: Söylenilen şeylerle amel edilmesi gerektiğini vurgulayan naslar ve amel etmeyenlere yönelik varid olan tehditler kişinin şahsıyla ilgilidir. Zira böyle bir iş ahlâkî bir problemden kaynaklanmaktadır ve sanki doğruların sadece başkalarının işine yarayacağı düşüncesini çağrıştırmaktadır. Hatta bir başka açıdan bakıldığında böyle bir eylem, tavsiye edilen hakikatlerin öncelikle tavsiye eden tarafından pek fazla dikkate alınmadığı manasını akla getirmektedir. Bu ise tehlikeli bir tutumdur. Bu yüzden tavrı bu olan kişilere yönelik muhtelif tehditler vârid olmuştur.

Ancak şu da unutulmamalıdır ki bütün güzelliklerin bir şahıs tarafından işleniyor veya bütün çirkinliklerden kaçınılabiliyor olması Allah (azze ve celle)’ın belli başlı bazı kullarına bahşettiği bir nimettir. Bu sebeple her hangi bir güzelliği kendisi işlemediği veya herhangi bir kötülükten kaçınamadığı için bir Müslümanın tavsiye veya ikazı terk etmesi de doğru değildir. Nitekim Enes b. Mâlik (radıyallahu anh) bir keresinde Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimize: “Ya Resulellah, amel edene dek marufu emretmiyor ve hepsinden kaçınana dek de münkerden alıkoymuyoruz” deyince Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hayır, tamamıyla amel etmeseniz dahi iyiliği emrediniz ve tamamından sakınamasanız dahi kötülükten alıkoyunuz” buyurmuştur. [31]

Ez cümle, hasbelkader söylediklerimizle amel etmeye çalışmalı ve bu uğurda bir gayret sarf etmeliyiz. Buna rağmen beşer olmamız icabı bazı şeyleri terk ediyorsak dahi bunları tavsiyeye devam etmeliyiz. Ancak söyledikleriyle hiçbir şekilde amel etmeyen, onları evvela kendisi dikkate almayan ve fisku fucûr içinde yaşayan bir insan da Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadislerde anlattığı akibete maruz kalacaktır. Bu hususta da çok müteyakkız olunması gerekir.

Netice:

İslam’da davet usulü gibi çok geniş çaplı ele alınması gereken bir konuyu birkaç sayfalık bir makale hacminde önemli ana başlıklarla ele almaya çalıştık. Her işin bir usulü olduğu gerçeğini hiçbir zaman ıskalamayarak emr-i bilmarufun da bir usulü ve keyfiyeti olduğunu daima hatırda tutmalıyız. Usulü zayi edenin vusulden mahrum olacağı şeklideki hakikatten hareketle yapacağımız tebliğ faaliyetindeki usul terkinin de istemediğimiz sonuçlarla karşılaşmaya müncer olabileceğini hep canlı tutmalıyız zihnimizde.

Burada az ve çok önemli başlıklarını sıraladığımız bu noktalara riayet etmek dün olduğu gibi bugün açısından da çok mühimdir. Sihir etkisinin bulunduğu ifade edilen[32] “söz”ümüzü faydalı kılabilmenin yegane yolu budur. Bu yolu önemsemeyen ve emr-i bil maruf usulünü bilmeden yapılan tebliğlerin dini sevdirmekten öte dinden nefret ettirmeye sebep olduğunu bazı vakıalar üzerinden de ne yazık ki müşahede etmekteyiz. Rabbim bizleri, usulü takip ederek faydalı neticeler alan kullarından eylesin.

Amin, Yâ mücibe’s-Sâilîn…

ÖMER FARUK KORKMAZ
———————————-
[1] Âl-i İmrân, 104
[2] İbn Vaddâh, el-Bida’ ve’n-Nehyu anhâ, No: 277, Müsnedu’ş-Şihâb, No: 465
[3] Şu’arâ, 107,125, 143, 162, 178
[4] A’râf, 65-68
[5] Hûd, 34
[6] A’râf, 79
[7] Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/318, No: 3281, Müslim, “Kitâbu’l-Îmân”, No: 95,Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 3769, el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 1260, Müsnedu’ş-Şâmiyyîn, No: 92, İbn Hibbân, Sahih, “Kitâbu’s-Siyer”, No: 4574
[8] Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXI/489, No: 19152, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 585, el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 2244, İbn Huzeyme, Sahih, No: 2259, İbn Hibbân, Sahih, “Kitâbu’s-Siyer” No: 4545, Ebu Avâne, Müstahrec, No: 104
[9] Hûd, 51 vd.
[10] İbn Ebî Hatim, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Mektebetu Nezzâr Mustafa el-Bâz, Suud, 1419, Baskı: III, IV/1232
[11] Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/338, No: 3789, Ebu Nuaym, Müsned, No: 266, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 3976, el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 6668, Hakim, el-Müstedrek, No: 5757, İbn Hibbân, Sahih, No: 224, İbn Mâce, “Mukaddime”, No: 59
[12] Ahmed b. Hanbel, Müsned, XIII/159, No: 7727, Müslim, “Kitabu’l-birr ve’s-Sıla”, No: 2564, Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübrâ, No: 11830
[13] İbn Ebî Şeybe, Musannef, No: 35773
[14] Bezzâr, Müsned, No: 6237, Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, No: 17700, Beyhaki, Şu’abu’l-Îmân, No: 10079, Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, No:43444
[15] Beyhaki, el-Kadâ ve’l-Kader, No: 501, Buhari, el-Edebu’l-Müfred, No: 886
[16] Hücurât, 12
[17] Bakara, 189
[18] Nur, 27
[19] Ebu Hâmid el-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-dîn, el-Mektebetu’t-Ticariyyetu’l-Kübrâ, II/325
[20] Tâhâ, 44
[21] İmam-ı Rabbânî, Ahmed el-Farûkî es-Sirhindî, Mektûbât, Fazilet Neşriyat, III/62, 45. Mektûb-i Şerîf
[22] Nahl, 125
[23] Ebu Mansur el-Mâturîdî, Te’vîlâtu ehli’s-Sünne, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan, 2005, Baskı: I, II/515
[24] Mü’minûn, 96
[25] Âl-i İmrân, 159
[26] Buhari, “Kitâbu Bed’i’l-Halk”, No: 3094, Müslim, “ Kitâbu’z-Zühd ve’r-Rekâik”, No: 2989, Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXVI/117, No: 21784, Hakim, el-Müstedrek, No: 7010, Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübrâ, No: 20704
[27] İbn Kesir, Tefsîru’-Kur’âni’l-Azîm, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1419, Baskı: I, I/151
[28] Bakara, 44
[29] Cumu’a, 5
[30] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 1681, Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, No: 869,
[31] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 6628
[32] Buhârî, “Kitâbu’n-Nikâh”, No: 4851, Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXX/250, No: 18317, Ebû Dâvûd, “Kitâbu’l-Edeb”, No: 5007, İbn Hibbân, Sahih, No: 5795, Hâkim, el-Müstedrek, No: 6568, Dârimî, Sünen, “Kitâbu’s-Salât”, No: 1556

SEÇME VİDEO

Dikkatinizi Çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ihvanlar.net EHLİ SÜNNET MÜDAFAA HATTI © 2018 YASAL UYARI: Sitemizde bulunan www.ihvanlar.net imzalı yazılardan alıntı yapılması halinde sitemiz kaynak belirtilmelidir.