Burada bir köpek var, alın buradan!

İSMAİLAĞA   ALÂEDDÎN-İ SÂBİR Hazretleri. Hindistan evliyâsının büyüklerinden. 1196 (H.592)’da Rebîülevvel ayının on dokuzuncu Cumâ gecesi Hirat’ta doğdu. 1291 (H.690)’de vefât etti. İsmi, Ali Ahmed Sâbir bin Şah Abdürrahîm’dir. Mahdûm Ali Ahmed Sâbir diye tanınmıştır. Lakabı Alâeddîn’dir. Annesi asil bir âileye mensûbtu. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’in kız kardeşi olan bu hanım, 1175 (H.571)’de Şah Abdürrahîm hazretleri ile evlendi. Abdürrahîm Efendi, Gavs-ül-a’zam Abdülkâdir-i Geylânî’nin torunu idi. Abdürrahîm Efendi, evlendikten sonra Bağdâd’dan gelen hocası Muhammed Ebü’l-Kâsım ile Hirat’a yerleşti.

ÜÇ SENE KÂFİ GELİR
Şah Abdürrahîm idi, adı babasının da,
Ölüm hastalığına, yakalandı sonunda.

Mîdesine şiddetli, bir ağrı girdi artık,
Ev halkı endîşeye, kapıldı bir aralık.

Komşular haber alıp, ziyârete geldiler,
Onu çok hasta görüp, tesellî eylediler.

Henüz “Beş yaşında”ydı, Alâeddîn o günde,
Diz çökmüş otururdu, babasının önünde.

Gelenler dediler ki: “Alâeddîn duâ et,
Hak teâlâ babana, versin sıhhat âfiyet.”

Cevâbında dedi ki: “Edeyim, peki, fakat,
Şu anda ona duâ, sağlamaz bir menfaat.

Zîrâ Resûlullah’ı, görürüm ki âşikâr,
Bir Cennetin içinde, babamı bekliyorlar.

Melekler ellerinde, Cennet elbiseleri,
Buraya gelirler ki, götürsünler pederi.”

Vaktâ ki Alâeddîn, onlara dedi bunu,
Babası “Allah” deyip, teslîm etti rûhunu.

O da vefât ederek, göçünce bu dünyâdan,
Bir maddî sıkıntıya, girdiler hepsi o an.

Annesi gâyet asîl, bir hanım efendiydi,
Yine sıkıntısını, kimseye bildirmedi.

Alâeddîn o günler, sâdece “Su” içerek,
Üç-beş günde bir defâ, bir lokma yerdi ekmek.

Lâkin fenâ olmuştu, bir gün “Açlık hissi”nden,
Yemek için bir şeyler, istedi annesinden.

Evde ise pişecek, yok idi hiç bir şeyi,
Su doldurup ateşe, oturttu tencereyi.

Yemek pişirir gibi, göründü artık ona,
Zîrâ bir şey yoktu ki, yedirsin bu oğluna.

Bekledi Alâeddîn, öğleden akşama dek,
Sordu ki: “Anneciğim, pişmedi mi o yemek?”

O “Pişmedi” deyince, gelip kapağı açtı,
Zîrâ hiç tahammülü, yok idi, hayli açtı.

Kapağı açar açmaz, kavuştu bir sevince,
Bağırdı: “Anneciğim, pilav pişmiş iyice.”

O da gelip görünce, daha arttı hayreti,
Anladı ki bu dahî, oğlunun kerâmeti.

Zâten hârikulâde, hâlleri çoktuonun
Büyük zât olacağı, belliydi bu oğlunun.

Düşündü ki: “Bunu ben, âbime götüreyim,
Yetiştirmesi için, ona teslîm edeyim.”

Ferîdüddîn Genc Şeker, idi ki âbisi de,
Oğlu Alâeddîn’i, götürdü kendisine.

O dahi görür görmez, kardeşinin oğlunu,
Fark etti alnındaki, o “Büyüklük nûru”nu.

Sevinip buyurdu ki, hemen hemşîresine,
“Üç sene kâfi gelir, bunun yetişmesine.”

O dahî arz etti ki: “Âbicim, Alâeddîn,
Sever oruç tutmağı, lütfen çok dikkat edin!

Zîrâ korkuyorum ki, olunmazsa göz kulak,
Açlıktan ölebilir, yemeği unutarak.”

O, tebessüm buyurup, hemen kız kardeşine,
Dedi: “Korkma, veririm, onu mutfak işine.”

Hemşîresi o zaman, memnûn oldu pek fazla,
Ve lâkin Alâeddîn, yemezdi yine aslâ.

Dayısının yanında, üç senede nihâyet,
Tamâmiyle yetişip, aldı mutlak icâzet.

BURADA BİR KÖPEK VAR!

Alâeddîn-i Sâbir’in vefâtından bir zaman sonra çeşitli hâdiseler meydana geldi. Bu esnâda Hâce Mahdûm Sâbir’in kabri bir müddet kayboldu. Yeri belli olmayacak hâle geldi. Birgün bir kâfir, oradan geçerken, bir aydınlık gördü. Orası çok parlak görünüyor, hayvanlar bile o yere saygı gösteriyordu. Mezar kalıntılarından oranın, bir müslüman mezarı olduğunu anladı. İslâmiyete olan düşmanlığının fazlalığı sebebiyle, hemen elindeki demir çubukla, orada bulunan son kalıntıları da dağıtmak için hücûma geçti. Tam o esnâda, pencere gibi bir şey gördü. İçeride ne var diye bakmak için pencereden başını soktuğunda, boynunu tekrar dışarı çıkaramadı ve orada öldü. Hâce Mahdûm Sâbir o gece, kendisini tanıyan ve sevenlerden bâzılarına rüyâda görünüp; “Burada bir köpek var. Ondan rahatsız oluyorum. Onu buradan uzaklaştırın!” buyurdu. Gidip baktılar. Orada kafası yere gömülü biri vardı. Çıkardıklarında, o kâfirin yüzünün köpek yüzü gibi olduğunu gördüler. Bu hâdiseyi görenler, büyüklere hakâret etmenin cezâsının pek ağır olacağını bir defâ daha görüp anladılar. Bundan sonra, Mahdûm Sâbir’in kabri üzerine mükemmel bir türbe yapıldı. Bu muazzam türbe üzerine inip çıkan kırmızı bir nûru, uzun zaman herkes gördü. Feyz ve marifet kaynağı olarak etrâfına nûr saçmakta olan bu muazzam türbe, çok güzel muhafaza edilmiş olarak günümüze kadar gelmiştir.

 

BUNU BİLİYOR MUSUNUZ?

Dikkatinizi Çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ihvanlar.net EHLİ SÜNNET MÜDAFAA HATTI © 2018 YASAL UYARI: Sitemizde bulunan www.ihvanlar.net imzalı yazılardan alıntı yapılması halinde sitemiz kaynak belirtilmelidir.